Bidder - Sosyal  Bilimleri Dergisi Yıl 2010 Sayı 1

 

SOSYAL ÇATIŞMA VE DİN

SOCIAL CONFLICT AND RELIGION

ABSTRACT

The aim of this paper is to describe and explain the relation between social conflict and reli­gion at five main levels. In the first level we ponder upon the social function of religion as a possible source of social conflict. The other two explanation levels at which religious conflict can be most clearly observed includes opposing religious boundaries and conflicts within the same religious tradition. The forth explanation level is religious fundamentalizm, the marginal face of religious conflict involving actual assault and violence. At the fifth explanation level the relation between secularization and social conflict is highlighted and finally the general results are evaluated in the last part of this paper. Religious traditions undergo complexities and are in conflict with each other as a result of varying goals and wants of both inner and outer factors. Religious conflict feeds upon differences in viewpoints and interpretations concerning doctri­nes and the distribution of power, resources and privileges socially.

Key words: Social conflict, Religion, Religious conflict.

Giriş

Bu makalede, sosyal çatışma ve din ilişki­sinin temel kategorilerinden hareketle tasvir edilmesi ve açıklanması hedeflenmektedir. Makalenin genel problemlerine geçilmeden önce, sosyolojinin büyük kuramlarından olan çatışma teorisi üzerinde durulmuştur. Bura­da, Marx’ın klasik yaklaşımlarından ziyade, açıklama gücünün çok daha fazla olacağını düşündüğümüz 1950 sonrası ortaya çıkan neo-marksist teorisyenlere yer verilmiştir. Sosyal çatışma ve din ilişkisi kategorik ola­rak 5 açıklama seviyesinde incelenmeye ça­lışılmıştır. Birinci seviyede, sosyal çatışma imkânı olarak din kurumunun sosyal işlevleri üzerinde durulmuştur. İlk açıklama biçimin­de dinin özellikle kimlik oluşturmadaki gücü ve dini geleneklerin niçin çatışma süreçlerin­de yer aldıkları gözler önüne serilmiştir. Dini çatışmanın en net gözlemlenebildiği diğer iki açıklama seviyesi kesişen dini sınırlar ve aynı

İletişim

Dr. Halil Aydınalp

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İstanbul / Türkiye


 

 

66

Halil Aydınalp

BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

dini gelenek içindeki çatışmalar olmaktadır. Hem kesişen dini sınırlar, hem de aynı dini sınırlar içindeki çatışma unsurları tarihsel ve güncel uzanımları içinde tasvir edilmeye çalışılmıştır. Dini çatışmanın fiili saldırı ve şiddet içeren marjinal yüzü olan dini kökten­cilik dördüncü açıklama seviyesi olarak kul­lanılmıştır. Makalede son açıklama seviyesi olarak sekülerleşme ve dini çatışma konusu ele alınarak makalenin genel sonuçlarına yer verilmiştir.

Sistematik din sosyolojisi çalışmalarında sosyal çatışma ve din konusunun sosyal bü­tünleşme, gelişme, değişme ve tabakalaşma konularına göre çok daha az ilgi gördüğü dik­katlerden kaçmamaktadır. Bu durum, genel olarak, sosyolojide bütünleşme teorisi olan işlevselciliğin 1950 sonrası dönemde mega trend haline gelmesiyle, özel olarak adalet ve barış söylemleriyle ortaya çıkan dinlerin çatışmadan ziyade bütünleşme sürecindeki rolleri üzerinde durulmasıyla açıklanabilir. Bununla birlikte, çatışma bütünleşme kadar toplumların hayatına egemen olan bir süreç­tir. Özellikle 1990 sonrası dönemde çeşitli coğrafyalarda ortaya çıkan dini kaynaklı ya da görünümlü çatışmalar bu durumun açık bir tezahürü olmuştur. İsrail başbakanların­dan İzak Rabin’in radikal bir dindar olarak tanımlanan Yigal Amir tarafından 1995’da katledilmesi; Baruch Goldstein’in 1994’de Kudüs’deki İbrahim Camii’nde ibadet eden Müslümanlara ateş açması; Hamas, İslami Ci­hat ve Filistin Halk Cephesi’nin Filistin’deki, El-Kaide’nin tüm dünyadaki sansasyonel intihar eylemleri; Yüce Gerçek tarikatının 1995’deki Tokyo metrosundaki sarin gazı saldırıları dini kaynaklı çatışmaların kanlı örnekleridir.

Modernleşme sürecinde dini grup ve kurumların aldıkları yeni biçimler, özellikle özel ve kamusal alan tartışmaları, dini sem­bollerin kullanılması ve bu sembollerin ifade ettiği anlamlar, kadınların dini kurumlardaki temsil problemleri, gey ve lezbiyenlerin dini hayatın içindeki rol ve statüleri gibi tartış­malar sosyal çatışma ve din ilişkisinin diğer kesişme alanlarıdır. 1940-2000 yılları arasın­da gerçekleşen sivil savaş ve çatışmaları ele alan deneysel bir araştırma dinin çatışma sü­recindeki rolünü gözler önüne sermiştir. Bu araştırma, merkezinde dini çatışmanın yer aldığı sivil savaşların süreç içinde belirgin biçimde arttığı ve bu tarz çatışmalarda diğer çatışma biçimlerine göre çok daha fazla insa­nın öldüğü sonucuna ulaşmıştır (Toft, 2007: 98). Şiddet içeren ya da içermeyen yönelim­leri içinde, sosyal çatışma ve din problemi sistematik din sosyolojisi açısından derinle­mesine incelenmeyi bekleyen bir konudur. Makalemiz konuyla ilgili literatürdeki boşluk dikkate alınarak sistematik din sosyolojisi çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla kale­me alınmıştır.

1. Çatışma Kuramı

Genel olarak duygu, düşünce ve davranış­larda içsel ya da dışarıdan gerçekleşen psiko­lojik ve sosyal engellenme haliyle açıklanan çatışma kavramı (İng. conflict Alm. konflikt Fr. conflict, Osm. müsademe), farklılaşan amaç ve isteklerin karşıtlıklar içinde müca­dele etmesi anlamına gelmektedir. Uzlaşma­nın zıttı, rekabetin vazgeçilmez bir niteliği, bazı durumlarda tabii bir sonucu ve değişme­nin motoru olan çatışma süreci, çağdaş sos­yolojide, sosyal hareketliliğin temeli olarak görülmektedir. Sözlü ve fiilî (şiddet içeren ve şiddet içermeyen biçimleri içinde) şekilleri bulunan çatışma süreci (Arslantürk- Amman, 2000: 364-365), kuramsal düzlemde, birbi­riyle ilişkili üç ön kabule dayanmaktadır. Bu ön kabullerden ilki, bütün insanların elde et­mek için çaba sarf ettikleri temel çikarlarinin bulunmasıdır. İkincisi sadece az bulunur ve eşit paylaşılmamış olan, aynı zamanda zorla­yıcıve toplumsal münasebetlerin temeli olan gücün varlığıdır. Üçüncüsü ise, değerlerin ve düşüncelerin toplumun genelinin kimlik ve hedeflerini tayin eden araçlar olmaktan ziya­de, farkli topluluklarin kendi amaçlarini ger­çekleştirmek için kullandiklari silahlar olduğu ön kabulüdür (Wallece, 2004: 82).


 

 

Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

67

Çatışma kuramı, tarihsel olarak, Karl Marx’ın ekonomi politiği ve sosyal felsefesine dayanmaktadır. Marx’a göre, toplumsal örgüt­lenme üretim ve mülkiyet ilişkilerine dayan­maktadır. Ekonomik yapıyı toplumun temeli olarak gören Marx, “sosyal, siyasal ve zihinsel yaşam sürecinin maddi üretim şekli tarafın­dan tayin edildiğini” ifade etmektedir (Marx, 1962: 362-363). Üretim ilişkileri, mülkiyet dağılımı ve sermaye yapısının belirlediği bir toplumsal örgütlenmede sınıflar arası çatış­ma kaçınılmaz olmaktadır. “Bu güne kadar gelen bütün toplumların tarihini, bir sınıf ça­tışmaları tarihi” şeklinde yorumlayan Marx’a göre, (1) aynı sınıfa mensup insanlar birlikte hareket etme eğilimindedirler; (2) toplumda bulunan en önemli gruplar ekonomik sınıflar olup insanlık tarihi bu sınıfların diyalektik ilişkilerinden oluşmaktadır; (3) tabii olarak birbirlerine düşman olan bu sınıflar arasın­daki çatışma süreci toplumsal örgütlenmenin gelişimini tayin etmektedir (Wallece, 2004: 97; Marx- Engels, 1967: 79).

1950’lerden itibaren toplumsal bütün­leşmeye vurgu yaparak sosyal çatışmayı patoloji olarak gören işlevselcilik ve yapısal işlevselciliğe bir tepki olarak Marx’ın toplum­sal felsefesinin “çatışma kuramı” adı altında yeniden sistemleştirildiği görülmektedir. İn­san toplulukları arasındaki menfaat/değer/hedef çatışmalarını es geçtiği ya da gereken önemi vermediği ve toplumsal değişme sü­recini yeterli ölçüde açıklayamadığı gerekçe­siyle, özellikle, George Simmel (1858-1918), Lewis Coser (1913-2003), Ralf Dahrendorf (1929-2009), Pierre Bourdieu (1930-2002) gibi kuramcıların işlevselciliğe savaş açarak çatışma sürecini yeniden öne çıkardıkları gö­rülmektedir (Duncan, 1979: 37; Jary, David ve Julia,1991: 77).

Marx sonrası çatışma kuramcılarından Simmel, çatışan kişi ve gruplar arasındaki ilişki biçimine odaklanmıştır. Ortak çıkarlara sahip dost topluluklarla farklı çıkarlara sahip hasım topluluklar arasında net bir ayırım ya­pılamayacağını söyleyen Simmel, birbiriyle bazen kesişen, bazen örtüşen, çatışanlarla çatışmayanların aynı grubun üyesi olduğu bütünleşmiş bir toplumsal yapıdan bahset­mektedir. Çatışmayı sürekli bir oluş/durum şeklinde tanımlayan klasik çatışmacılar kar­şısında, “toplumsal eylemin daima ahenk ve çatışma, sevgi ve nefret” içerdiği konusunda­ki ısrarı Simmel’i özgünleştirmektedir. Top­lumsal temas ve karşılıklı bağımlılığın farklı derecelerinin çatışma sürecini doğrudan etkilediğini ifade eden Simmel, daha sonra sosyoloji geleneğinde önemli bir ekol olarak ortaya çıkan Chicago Okulu’nu da doğrudan etkilemiştir (Wallece -Wolf, 2004: 91-92).

Simmel’in fikirlerini derleyen ve geliş­tiren Coser, çatışmanın çok önemli olmakla birlikte, toplumsal hayatın sadece bir yönü olduğunu ve uzlaşma kadar önemli olmadı­ğını vurgulamaktadır. Çatışma sürecinin sos­yal birliği korumadaki rolleri üzerinde du­ran Coser, dış çatışmanın “topluluk bilincini ve topluluklar arasındaki ayrılık duygusunu kuvvetlendirdiğini, bir toplumsal sistem için­de topluluklar arasına sınırlar koyduğunu ve sistem içinde topluluk kimliğini pekiştirdiği­ni” ifade etmektedir. Çatışmanın çözülme ile sonuçlanmadığı sürece işlevsel ve gerekli bir sosyal süreç olduğuna inanan Coser’a göre, çatışma, insanların önüne “negatif bir refe­rans grubu” koyarak bireylerin kendi kim­liklerinin bilincine varmasını sağlamaktadır. Düşmanlığı ifade edecek kanalların olmadı­ğı katı toplumsal yapılarda çatışma yıkıcı ve şiddetli olmaktadır, dolayısıyla, sosyal sistem içindeki küçük çatışmalar toplumun dengede durmasını sağlamakta ve küçük çatışmalarla uğraşan kişi ve grupların sistemin bütünü­nü tahrip edecek/bölecek büyük çatışmala­ra girmesini önlemektedir (Wallece -Wolf, 2004: 151-155).

Güç ve karşıt güç unsurları arasındaki rekabet sürecinin “tükenmeyen bir sürtüşme kaynağı” olduğunu ifade eden Dahrendorf ise, güç, otorite ve çatışma arasındaki ilişki­ye dikkat çekmektedir. Toplumsal normların sosyal bütünleşme ile açıklanamayacağını,


 

68 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

ancak güç sahiplerinin çıkarları çerçevesin­de açıklanabileceğini ve bu normların güç tarafından oluşturulduğunu ve korunduğunu savunan Dahrendorf’a göre, sınıf kavramı, yetki ve otoritenin farklı dağılımından ortaya çıkan çatışma grupları anlamına gelmektedir. Çatışmanın şiddetini “kullanılan silahlar” be­lirlerken, çatışmanın yoğunluğu “çatışan ta­rafların katılım ölçüsü ve enerjisine” göre de­ğişmektedir (Wallece -Wolf, 2004: 141-146).

Çatışmanın sadece ekonomik sınıflar arasında gerçekleşmediğini ifade eden Bo­urdieu, sınıf kavramı yerine alan kavramını önermektedir. Bourdieu’da alan güç ilişkileri tarafından yapılandırılmış bir mevkiler sis­temi olup toplumsal sistem içinde birbiriyle ve kendi içinde çatışan özerk alanlar olabil­mektedir. Üretim ve mülkiyet ilişkileri tek toplumsal dinamik değildir, zira ekonomik sermayenin yanında toplumsal ve kültürel sermaye tipleri de vardır. Özellikle kültürel sermaye üzerinde duran Bourdieu, eğitim sahasında kültürel sermayenin sınıfsal ayrı­calıkların devamını nasıl “resmileştirdiğini” tahlil ederken Fransız eğitim sistemini “kendi içsel mantığının işlemesiyle ayrıcalığın deva­mını sağlayan” bir mekanizma olarak yorum­lamaktadır (Wallece-Wolf, 2004: 129-131). “Hükmedenler” ile “hükmedilenler” arasın­daki klasik mücadele çatışmanın sadece bir boyutudur; esas çatışma sembolik alanda olmaktadır ki, bu çatışma iktidarın keyfiliğini şeffaflaştırmakta ve tahakkümü “meşru ta­hakküm” haline dönüştürmektedir (Arslan­türk - Amman, 2000: 498).

Bütün bu yaklaşımlar içinde çatışma ku­ramı şu şekilde tanımlanabilir: “Toplumsal örgütlenmenin temelinde, değer ve kaynak­ların eşitsiz bölüşülmesinden kaynaklanan bir yapısal çelişki ve çatışmanın bulunmasın­dan dolayı tüm ekonomik, toplumsal, siyasal kurum ve süreçlerin; kültürel, sanatsal ve bi­limsel etkinliklerin, o toplumda yaşayan sınıf ya da grupların karşılıklı anlaşma, uzlaşma veya yardımlaşmaları sonucu değil; taraflar arasında değişik düzeylerde sürekli tekrar­lanan çatışmaların sonucu oluşturulduğunu savunan kuramdır” (Demir- Acar, 1997: 47).

2. Sosyal Çatışma ve Din

2.1. Sosyal Çatışma İmkânı Olarak Dinin Toplumsal İşlevleri

Sosyal bir gerçeklik olarak dinin toplum­sal işlevleri, dinlerin niçin çatışma sürecine müdahil olduklarının anlaşılmasına yardımcı olacaktır. “Yaşayan her din, doğası gereği sos­yal münasebetler kurma ve onları sürdürme zorunluluğu içinde” olduğu için, “her dinî fiil daima aynı zamanda ferdî ve toplumsal bir fiil” olmaktadır (Wach, 1995: 54-55). Dinler sosyal hadiselere karşı takınılan gayet zengin bir fikrî muhtevaya sahip olup, kişinin dünya, tarih ve kültürü muayyen bir zaviyeden hare­ketle değerlendirmesini sağlamaktadır (Fre­yer, 1964: 37). Çoğu zaman uhrevî husus­larla dünyevî hususlar arasındaki ayırımlar da dinî referanslarla tanımlanmaktadır. Mu­kaddes olmayan (profan) sahanın bir bütün olarak iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, faydalı-faydasız gibi hükümlerle değerlendi­rilmesinde ya da belirgin olay ve süreçlere kıymet atfedilmesinde yine dinin merkezî bir öneme sahip olduğu görülmektedir (Freyer, 1964: 38).

Dolayısıyla sosyal sistem içindeki dinî inanç, değer ve pratiklerin genişliği, derinli­ği ve yoğunluğu ile sosyal ve kültürel hayatın bütün üniteleri arasında bariz bir ilişki ve etkileşim olduğu söylenebilir (Günay, 2000: 230).1 Dünyaya ait realiteleri aşan kutsal bir hakikat vasıtasıyla din dünyayı, hayatı ve ta­rihi anlamlandırmaktadır. Din bu anlamlan­dırma sürecinde geçici dünya, hayat ve tarih

1 Ancak bu ilişki ve etkileşimin sınırları vardır. Bir din sosyal yapı ile ne kadar bütünleşmişse, insanların gün­lük davranışlarının dinle tanımlanması o kadar muhte­meldir. Toplumsal yapıdan geniş ölçüde bağımsız ola­rak var olan dinlerde günlük hayat dinî emirlerle daha az düzenlenir veya hiç düzenlenmez. Bkz: Glock, Char­les Y., “Dindarlığın Boyutları Üzerine”, Çev. M. Emin Köktaş, Din Sosyolojisi, Vadi Yayınları, 2.Bsk., Ankara 1998, s.270.


 

69 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

dışında/ötesinde davranışlara temel teşkil edecek bağımsız ve ayrıcalıklı objektif bir hakikat algısı kurmaktadır. Bu kurgu dünya­ya ait realite ve hesapları anlamsız kılmakta, bir yönüyle mevcut durumu haklılaştıran bir mekanizma görevi icra ederken diğer yönüy­le nihai statüko haline gelmektedir (McVeigh-Sıkkınk, 2001: 1431).

Dinin en büyük işlevlerinden birisi mün­tesiplerine zihniyet kazandırmasıdır. Dini normların etkisi altında şekillenen izafet çer­çeveleri bireylerin sosyal ve fizikî çevresine karşı tutumlarını tayin eden rol kalıpları ol­maktadır. Dini kaynaklı zihniyet ve dünya gö­rüşü aile, eğitim, ekonomi, siyaset ve serbest zaman faaliyetlerinde etkilerini göstermekle birlikte, dinin özellikle toplumsal ahlakın en temel yapı taşı olduğu görülmektedir. Max Weber’in Protestan Ahlakıdini zihniyetin ekonomi üzerindeki tesirlerini mercek altına alan din sosyolojisinin klasik örneklerinden birisiyken, Sabri Ülgener’in Zihniyet ve Din ilişkisiyle ilgili incelemeleri ya da İzzet Er’in Sosyal Gelişme ve İslam isimli çalışması dini zihniyetin iktisatla ilişkisini ele alan bizim kültürümüze ait araştırmalardır. Örneğin vahdet anlayışı, eşitlik ve adaletin yegâne de­ğer olarak görülmesi, ferdî teşebbüs ve mobi­lizasyona izin verilmesi, adaleti tesis etmede merkezi otorite ve çoğunluğun fikrine uyma­nın lüzumu, kamu hizmetlerinin emanet te­lakki edilmesi, adaleti sağlamada dünyevi/uhrevi menfaat ve müeyyidelerin konulması, İslamiyet’in zihniyet oluşturmadaki rollerini açıkça ortaya koyan ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır (Er, 1994: 51vd).2

Kültürel yapıyı oluşturan en önemli fak­törlerden biri olan din, aynı zamanda, top­

2 Ayrıca bkz: Weber, Max, Protestan Ahlakı ve Kapita­lizm Ruhu, Çev. Zeynep Aruoba, Hill Yayınları, İstan­bul 1997, ss.87vd; Ülgener, F. Sabri, İktisadi Çözülme­nin Ahlak ve Zihniyet Dünyası, Der Yayınları, İstanbul 1981, ss.56vd; aynı yazarın Zihniyet ve Din, İslam, Ta­savvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, Der Yayınları, İstanbul 1981; Zihniyet, Aydınlar ve İzmler, Mayaş Ya­yınları, Ankara 1983.lumsal sınır ve tanımlamaları netleştiren di­namik bir sosyal kimlik unsurudur. Dinin kül­türel kimliğin temellerinden biri olarak hem ulusal, hem de uluslararası politikaya etki et­tiği günümüz sosyal bilimlerinde geniş kabul görmektedir. Özellikle Samuel Huntington’un kimlik üzerine kurduğu “medeniyetler ça­tışması” yaklaşımı ve üzerine yapılan tenkit ve tartışmalar dinin kimlik oluşturmadaki/kazandırmadaki rollerinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. İçerdiği anlam, sembol ve pratiklerle din kurumu dil, ortak tarih, etnisite ve coğrafya faktörleriy­le birlikte kültürel kimliğin vazgeçilmez bir parçası olarak (Fox-Sandler, 2005: 294) top­luluklara kim oldukları ve niçin var oldukları şuurunu vermekte; onlar için hedef örüntüle­ri sunmakta ve hayatlarına anlam katmakta­dır (Okumuş, 2003: 77).3

Dinin toplumsal işlevlerinden bir diğeri önemli bir meşrulaştırma kaynağı olmasıdır. Düşünce ve davranışların meşrulaştırılma­sında dini anlam evreninin sıklıkla kullanıldı­ğı görülmektedir. Akıl ve yorum devreye gir­diğinde her şeyin her şeye dönüşebildiği dini metin ve gelenekler, politik ve askeri kararlar dâhil pek çok düşünce ve aksiyonun kutsal bir anlam evreni içinde meşrulaştırılmasını sağlamaktadır. Örneğin intihar eylemlerinin cihad ve şehitlik anlayışlarıyla bağdaştırı­larak açıklanması, eylemlerin klasik İslam savaş hukukunda dayanak bulmasını kolay­laştırmakta, eylemlere ivme kazandırmakta ve toplumsal kabul görmesini sağlamaktadır (Özel, 2004: 25).4 Yine Halaka’ya (Yahudi Şe­

3 Dinin kimlik kazandırma rolü, toplumsal katmanlar için geçerli olduğu gibi, bu toplulukları yöneten lider ve fi­kir babaları için de geçerlidir. George W. Bush’un Evan­gelik bir Hıristiyan olması özellikle Orta Doğu ile ilgi­li politik yönelimlerinde kendisini hissettirmiştir. Yine Türk hakan ve devlet adamlarında i’layı kelimetullah ve Türk cihan hâkimiyeti anlayışları dinin doğrudan si­yasi yönelimleri nasıl etkilediğinin somut bir tezahürü olmaktadır. Bkz: Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi I-II, Boğaziçi Yayınları, 13.bsk., İstan­bul 2000.

4 İslam hukuku açısından eylemleri meşru görenlerin, bir askerin gerçekten şehitlik mertebesine ulaşmak ga­


 

70 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

riatı) dayalı politik bir ideoloji üreten Gush Emunim hareketine göre, Batı Şeria’nın Yahu­diler tarafından kontrol altına alınması, ilahi olarak emredildiği için beşeri ya da demokra­tik kararlarla vazgeçilemeyecek bir politika olmaktadır. Bu anlayışın uzantısı olarak Batı Şeria topraklarında izinsiz yerleşim birimle­ri kuran Emunim üyeleri, Filistin bölgesinde Yahudi yerleşimini yayma ve güçlendirme hedeflerini dini referans çerçevesine izafetle meşrulaştırmaktadır (Newman, 2004: 143-145).

Sosyal ve politik sonuçları olan dini ku­rum ve topluluklar şeklinde kendini ifade etmesi dinin diğer bir sosyal tezahürüdür. Toplumsal katmanlar içinde gördüğü kabul ve destekle doğru orantılı bir biçimde sos­yal aktör ve politik dinamik olabilen dinsel örgütlenmeler, aynı zamanda, sosyal gruplar için sınırlar çizen, standartlar tayin eden dini bir meşruiyet kaynağı ve otorite şekli olarak işlev görmektedir. Diğer kurum ve gruplar gibi, dini kurum ve topluluklar da sosyal ha­reketliliğin lojistik temeli olabilmekte, üye­lerine kazandırdıkları rol, statü ve pozisyon örüntüleriyle ilave bir sosyalleşme vasıtası olmakta ve oluşturdukları grup kimliğiyle bazen toplumun genel standartlarıyla çatışır­larken bazen de bu standartlarla ahenk için­de yaşamaktadır. Türkiye’de cemaat, tarikat ve laiklik ekseninde cereyan eden tartışmalar dini kurum ve toplulukların önemini göster­mesi bakımından manidar olurken, Katolik Kilisesi’nin bazen uluslararası, bazen uluslar üstü küresel bir aktör olarak boy gösterme­si dini kurum ve grupların gücünü gösteren diğer bir örnektir (McVeigh-Sıkkınk, 2001: 295).5yesiyle öleceğini bile bile tek başına düşman ordusuna saldırabilmesi ve düşmanın kalkan olarak kullandığı si­villere zarar verilmesinin belirli şartlar altında caiz ol­ması -ya da savaşın kendi yapısı gereği sivillerin kurban olmaları- şeklindeki iki umumi hükme dayandıkları gö­rülmektedir. Bkz: A.g.e., s.25.

5 Yapılan saha araştırmaları Türk toplumunda ta­rikat ve cemaat tipindeki dini toplulukların dini yaşamadaki önemini ortaya çıkarmaktadır. Bizim

Bütünleştirme ve çatıştırma dinin en önemli fonksiyonlarındandır. Emile Durk­heim, Talcott Parsons ve Robert Bellah gibi sosyologların temsil ettiği bütünleşme teori­leri içinde, din sosyal bütünleşmeyi sağlayan en önemli kurumlardan birisidir. Din sosyal sistemin dengeli ve süreğen bir yapıda kal­masına yardım etmekte, toplumun hayatiye­tini devam ettirmesinin her toplum için ge­çerli adeta bir ön şartı olmaktadır. Bellah’ın Amerikan tarihinin çeşitli dönemlerinde sivil dinin toplumda oynadığı bütünleştirici etki­lerine işaret ettiği çalışmaları, dinin bütün­sel bir milli kimlik oluşturmadaki işlevlerini gözler önüne sermektedir. Yine Polonya’daki Katolik Kilisesi’nin Komünizmin bu bölge­de yer etmesinin önündeki en büyük engel­lerden birisi olarak sunulması da dini kim­liğin bütünleştirici gücünün bir ifadesidir (Furseth-Repstad, 2006: 115). Bununla bir­likte, her dinin kendi inananları için bütün­leştirici, inanmayanları için çatışma unsuru olduğu yaygın sosyolojik gözlemlerdendir. Doğan her yeni dini akım mevcut otorite ve yerleşik inançlara meydan okuyarak orta­ya çıkarken, aynı dini gelenek içinde ortaya çıkan yorum ve anlayış farklılıkları da dini kaynaklı bölünme ve çatışmalara yol açmak­tadır. Haçlı seferleri, Avrupa’daki mezhep sa­vaşları, Kuzey İrlanda’daki Katolik-Protestan, Orta Doğu’daki İsrail-Filistin, Hindistan’daki Hindu-Müslüman, Tayland’daki Budist-Müslüman çatışmaları din-kimlik zemininde cereyan eden çatışmalardır (Okumuş, 2003: 72).yaptığımız Gerede araştırmasında deneklerin %69,5’i dini yaşamada tarikatların önemine işa­ret ederken dini cemaatler konusunda bu oran %79’a çıkmaktadır. Bu oran metropollere doğru gidildikçe düşmekle birlikte, genel olarak dini ku­rum ve grupların önemini göstermektedir. Bkz: Aydınalp, Halil, Din Kurumu Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma: Gerede’de Dini Hayat, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi S.B.E., An­kara 2003, s.105.


 

71 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

2.2. Kesişen Dini Sınırlar ve Dini Çatışma

Geliştirdikleri grup kimliği ve özel men­subiyet duygusu dini topluluklarla topluluk dışı fertler arasında görünür veya görünmez, esnek ya da katı sınırlar çizmektedir. Grup içindekiler için dâhili bir arınma imkânı su­nan dini topluluklar, aynı zamanda, münte­siplerini grup dışı tehlikelere karşı koruyan bir kalkan/sığınak işlevi görmektedir. Kendi normatif grup kimliğinden hareketle dışarı­dakinin “ötekileştirilmesi” potansiyel dini ça­tışmanın ilk basamağını oluştururken, grup dışı kimlikler “biz” ve “onlar” dikotomisi için­de algılandığında, çatışmanın kognitif zemini kendiliğinden oluşmaya başlamaktadır (Me­redith, 1987: 169) .

Kesişen dini sınırlar içinde gerçekleşen dini çatışmanın en tipik şekilleri, mevcut dini otorite ve geleneklere meydan okuyarak or­taya çıkan yeni dinlerin doğuş aşamasında görülmektedir. Kutsal kitaplarda dinlerin do­ğuş süreciyle ilgili çatışma anlatıları oldukça geniş yer tutmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan Hz Musa’nın Firavun’la mücadelesi ve önce Mısır sonra Filistin’de gerçekleşen çatışma ve çekişmeler, seçilmiş insanların şeytana karşı savaşı olarak tasvir edilir, an­cak aynı zamanda toprak, kaynak, kimlik ve otorite üzerine verilen bir mücadele süreci olarak da yorumlanabilir.6

Merkezi otoritenin kabilelerin elinde bulunduğu ve bünyesinde çoğul dini yapı­ları barındıran Mekke’de, yerleşik yapının oldukça uzak olduğu adalet ve tevhit ilkele­riyle yeni bir din olan İslamiyet’in ortaya çık­ması, kesişen dini sınır ve otoriteleri alt üst eden sosyal ve ekonomik bir devrim niteliği taşımıştır. İslamiyet’in doğuşuyla birlikte, yeni doğan dine yönelik baskı ve zorlamalar hemen başlamış; ancak Müslümanların ça­tışma sürecine fiilen katılmaları peyderpey gerçekleşmiştir. İlk dönemlerde sabretme­

6 Bkz: The Old Testamnet, The Holy Bible, Zondervan, Michigian 2002.leri, savaştan ellerini çekmeleri (Nisa, 77), şiddete müracaat etmeksizin hikmetle tebliğ etmeleri (İbrahim, 25) ve kötülüğü iyilikle karşılamaları (Fussilet, 34) tavsiye edilirken, Medine döneminde Müşriklerin palazlanan İslam’ı kurumsallaşmadan yok etme hazırlık­larına girişmeleriyle birlikte savaşa müsaade edilmiştir (Hac, 39).7 Sosyal taban bularak giderek kuvvetlenen İslam dini, mevcut dini anlayış ve geleneklerle birlikte, ekonomik, sosyal ve siyasi düzeni tehdit ettiği ölçüde, önce Müşrikler, daha sonra Ehli Kitap’la ça­tışmaya girmiştir. Nitekim bu tehdit ve savaş ortamında Kuran’ın cihad ve şehitlik çerçeve­si içinde ölmeyi ve öldürmeyi kutsal bir görev haline getirdiği görülmektedir (Güler, 2002: 43-45).

Kesişen dini yapılar arasındaki çatış­maların etki alanı, uzunluğu ve tahribatı açısından en önemli tarihsel örneklerinden birisi Haçlı Seferleri’dir. Neredeyse iki yüz yıl (1096-1291) süren Haçlı Seferleri Hıris­tiyanlığın ilk vatanı olan bölgelerin, özellikle Kudüs’ün kâfir olarak görülen Müslümanla­rın elinden geri almak; Latin, Yunan ve Batı Hıristiyanlığı arasında yakınlaşma sağlamak; Batıya doğru ilerleyerek Bizans’ı tehdit eden Türkleri durdurmak gayesiyle yapılan tipik kutsal savaşlar olarak nitelendirilmektedir. Deus vult (Tanrı böyle istedi) seferlerin cenk nidası haline gelirken, bu savaşlarda, din, hem çatışma sürecini başlatan ve alevlendiren muharrik güç, hem de Doğu Hıristiyanlığı’nı da kapsayan barbarlık ve vahşeti meşrulaş­tıran bir mekanizma olarak kullanılmıştır. Yağma ve katliamlara karşı çıkanlar olmuşsa da, Hıristiyanların geneli, bütün çeşitleri için­de şiddeti meşru görmüş ve Haçlı seferlerini Tanrının buyruğu kutsal savaşlar olarak yo­rumlamışlardır (Johnstone, 2004: 117-118).

Çağdaş dönemde, özellikle strate­jik ve ekonomik değeri olan bölgelerin sosyo-kültürel ve dini farklılıklarına rağ­

7 Bkz: Kuran-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Haz. Ali Özek vd., Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1998.


 

72 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

men ulusal sınırlar içinde tutulması, yoğun etnik-dini çatışmalara neden olmaktadır. Bu anlamda Hindistan-Pencap (Hindu, Sih ve Müslüman çatışması), Pakistan-Keşmir (Hindu-Müslüman), Güney Tayland (Budist-Müslüman), Çin Sincan bölgesi-Doğu Tür­kistan (Çin-Müslüman), Kuzey İrlanda (Protestan-Katolik), Nijerya (Müslüman-Hıristiyan), Çeçenistan (Müslüman-Ortodoks), Azerbaycan-Karabağ (Müslüman-Grogeryen Hıristiyan) çatışmaların yaşandığı önemli risk bölgeleridir.

Örneğin Himalaya Dağlarının batı ucun­da Afganistan, Pakistan, Çin ve Hindistan’ın kesiştiği noktada yer alan Cammu Keşmir nüfusunun yaklaşık % 85’i Müslüman, % 25’i Hıristiyan, Budist ve Sih dinlerine men­sup Hintlilerden oluşmaktadır. Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılma sürecinde, Müslüman­ların çoğunlukta olduğu bölgelerin Pakistan’a verilmesi iki ülke arasında şarta bağlanması­na rağmen, Hindistan’ın bölgeyi Pakistan’a vermemesi, Keşmir’de 60 seneyi aşkın bir süredir Müslüman-Hindu çatışmasına sebep olmaktadır. 1948 ve 1965 savaşlarından son­ra 1980’lerin sonundan beri Pakistan tara­fından desteklenen çeşitli Müslüman gruplar bölgedeki Hint işgaline karşı savaş vermekte­dirler. 14 milyon civarında nüfusa sahip Keş­mir bölgesinde Müslümanlara karşı tam yet­kili yarım milyon Hint askeri görev yaparken Müslüman-Hint çatışmasında son 15 yılda 50 binden fazla insanın hayatını kaybettiği ifa­de edilmektedir. Dini-etnik nitelikli yerel bir çatışma sahası olmasına rağmen her iki ülke­nin de nükleer silahlara sahip olması, ulusal sınırların ötesinde bütün Asya jeopolitiğini tehdit eden bir tehlike olmaktadır (Arı, 2000: 8vd).8

8 Keşmir’de 3 yıl içinde 3 bin 744 kişinin kaybolduğu açık­landı. Bölgedeki Müslüman kaynaklara göre, söz konu­su rakamın işgal yönetimi tarafından resmi olarak ka­bul edilen rakam olduğunu ve bu nedenle düşük tutul­duğunu, gerçek rakamların bu rakamın en az dört katı olduğunu bildirmektedir. Bkz: http://www.ihh.org.tr/Kesmir-de-3-Yilda-4-Bin-K.76+M5b82d8d7272.0.html, 02.07.09.

Sih, Hindu ve Müslüman nüfusunun ke­sişme noktası, Kuzey Hindistan’daki Pencap özerk bölgesi özellikle Sih-Hindu çatışma­larına sahne olan riskli coğrafyalardan bir diğeridir. Hindistan’ın en verimli arazileri­nin bulunduğu Pencap bölgesinde 15 mil­yon nüfuslarıyla çoğunluğu oluşturan Sihler, manda yönetimine bağlılıkları ve kendilerine bahşedilen verimli toprakların pozitif tesiri altında, şehitlik kültü ve kendilerine özgü iş disiplini içinde güçlü bir grup kimliği oluş­turmuşlar, genel Hindistan nüfusunun % 2’sini oluşturmakla birlikte ticaret, tarım, bürokrasi ve orduda faal olmayı başarmış­lardır. (Örneğin Hindistan ordusunun % 15’i Sihlerden oluşurken yakın dönem Hindistan başbakanlarından Zail Singh de bir Sih idi) Manda yönetimi bölgeyi terk ettikten hemen sonra “Müslümanlar Pakistan’ı, Hindular Hindistan’ı alırken Sihler hiçbir yeri alma­dı” diyerek ana vatan ve toprak talebinde bulunan Sihler, 1920’lerden beri varlığı bili­nen dini-politik bir hareket olarak özellikle Akalis’in oluşturduğu çatışma ortamı içinde Hindular’la mücade etmektedir. Karizmatik dini liderlerin Humeyni tarzında bir devrim yapmak gayesiyle başlattıkları ayaklanmalar kanlı çarpışmalara sahne olurken, Hindu ol­manın dışında başka bir suçu olmayan pek çok sivil Sih gerillalar tarafından katledilmiş­tir. Hindistan ordusunun ağır silahlı birlikler­le müdahale ettiği Pencap’da ayaklanmanın elebaşları öldürülmüş, ancak beş ay sonra Sihler başbakanlardan İndira Gandi’yi katle­derek sansasyonel bir şekilde intikamlarını almışlardır (Johnstone, 2004: 121-122).

Çoğul etnik ve dini yapılara sahip top­lumlarda, milli kimliğin inşa sürecinde din başat faktör olmakta ve kesişen dini sınır­lar sosyal çatışmaya kapı aralamaktadır. Nijerya’daki Hıristiyan-Müslüman çatışması ya da Balkanlar’daki Müslüman-Hırvat-Sırp çatışmaları bu durumun en canlı örnekle­rini oluşturmaktadır (Samaila, 2008: 35vd; Nsofor, 2004: 12vd; Nordtvedt, 2007: 22vd). Din milli kimliğe kendi rengini verdiği için


 

73 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

etnik çatışmalar dini bir anlam evreni içinde üretilmektedir. Kuzey İrlanda’daki Katolik-Protestan çatışmaları hiçbir şekilde kutsal bir savaş olarak algılanmamakla birlikte, İr­landalıların Protestanlarla mücadelesi Kato­lik kimliğinin önceliği üzerine kurulmakta­dır. Katoliklik milli kimliğin basit bir parçası olmanın ötesinde hayata anlamını vererek toplumsal sınırlar çizmekte, özellikle fiili ça­tışma içinde, ideolojik olarak Keltik kimliğine kaynaklık ederek ortak bir bilinç yaratmakta, kurumsal olarak bu kimliğin ifade alanlarını ve toplumsal bağlamlarını inşa etmekte, pra­tik olarak Kilise’ye ait sembol ve ritüellerle normatif bir bütünleşme sağlamaktadır. Dini izafet çerçevesinin bu kadar anlamlı ve etkili olduğu bir toplumda, daha kuvvetli oldukları izlenimi veren Protestanlarla birlikte hayat sürme dini kimliği belirginleştirerek farklı­lıkları daha da keskinleştirmektedir(Mitchell, 2005: 122-126) .

Din çatışmanın temel sâiki ya da kuru­cu öğesi olmasa da, yani dini-etnik kimlikler arasındaki kavgalar genelde sosyal ve siyasi dinamiklerin etkisi altında şekillense bile, din çatışan tarafları kalın çizgilerle birbi­rinden ayırmakta ve meşruiyet kurgusunu tanımlamaktadır (Wald-Shye, 1994: 158). Bu durum kesişen dini sınırların en kanlı örneklerinden biri olan İsrail-Filistin çatış­masında da görülebilmektedir. Yahudilerin mesiyanizm, Musevilerin seçilmişliği, Yahudi düşmanlığının ebediliği, vaat edilmiş toprak­lar çerçevesi içinde oluşturdukları söylemle çatışma sürecini kendi lehine meşrulaştır­dıkları dikkat çekmektedir. Filistin içlerine doğru genişleyen Yahudi yerleşim birimlerini boşaltmak için verilen askeri emirlere uyma­nın Halaka’ya (Yahudi şeriatı) karşı çıkmak olduğu bildirgesinin başta önemli Aşkana­zi dini lideri Chaim Druckman olmak üzere, 500 haham tarafından imzalanması bu konu­da tipik bir örnektir. Diğer çatışma alanların­da da olduğu gibi, İsrail’de din etnik bilinci güçlendirmekte ve ulusal kimliğe anlamını vermektedir. Nitekim İsrail’de, dinle Filistin­lilere gösterilen düşmanlık arasında pozitif bir ilişki tespit edilmiştir. Dini aktörlerin ba­rış sürecine yönelik tutumlarına bakıldığın­da, seküler Yahudilerin % 59’u barış süre­cini desteklerlerken dindarlarda bu oran % 20’lere, ultra-dindarlarda ise % 7’lere kadar düşmektedir (Rynhold, 2005: 387).

2.3. Aynı Dini Sınırlar İçinde Dini Çatışma

Dini grupların mantığı ve işleyişi diğer sosyal gruplara benzemektedir. Dini grubun bir lideri, normatif kuralları, mensupların­dan beklentileri, kendilerinden olmayanlarla ilişki biçimleri, kendine özgü ilgi ve menfaat­leri vardır. Süreç içinde üretilen grup kimliği kendi içlerinde bütünleşme ve dayanışma, kendi dışlarında rekabet ve çatışma unsuru­dur. Dini topluluklarda normatif yapının aş­kın/ilahi kaynaklı olması ve genelde sorgu­lamanın olmadığı karizmatik otorite tipinin görülmesi, diğer sosyal gruplarla karşılaştı­rıldığında, dini grupların işleyişini ve bağla­yıcılığını farklılaştırmaktadır.

Avrupa’daki mezhep savaşları ya da Pro­testanlığın ortaya çıkış süreci aynı dini sınır­lar içindeki çatışmaların tipik tarihsel örnek­leridir. Roma Katolik Kilisesi dinden sapma olarak yorumladığı düşünce ve davranışları sıklıkla kılıçla bastırma yolunu seçmiştir. Engizisyon mahkemeleri ya da 14. yüzyılın başlarında Güney Fransa’da yaşayan Wal­densianlar ile Albigensianslar’ın sapkın ilan edilerek seküler otoritelerle işbirliği içinde katledilmeleri bu konuda çarpıcı örneklerdir (Johnstone, 2004: 117).

İslam sosyal tarihi içinde ise, aynı dini sınırlar içindeki ilk ciddi çatışmalar, Hz Osman’ın hilafetiyle birlikte ortaya çıkan gruplaşmalarda görülmektedir. M.S.656’da Hz Osman’ın şehit edilmesinden M.S.661’de Hz Muaviye’nin halifeliği ele geçirmesine kadar olan dönem, İslam tarihinde, “fitne dönemi” olarak da adlandırılan ilk iç savaş dönemidir. İslam toplumu bu dönemde bin­lerce Müslüman’ın hayatını kaybettiği Cemel


 

74 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

ve Sıffin iç savaşlarını yaşamıştır. Günümüz­deki köktenci hareketlerin ilk örneği olarak sunulan Hariciler de yine bu dönemde or­taya çıkmıştır (Hawting, 1978: 32). İslam politik teorisi içinde “Hariciler” diye anılan reaksiyoner grup, hem Hz Ali’yi, hem de Hz Muaviye’yi terk ederek “hüküm yalnız Allah’a aittir” ayetini kendilerine slogan edinerek ilahi kanunları bıraktıklarını düşündükleri için Hz. Ali’yi ve Hz. Muaviye’yi küfürle it­ham etmiştir (Williams, 2005: 5126; Higgins, 2003: 390). Hariciler, kişinin imanını koruya­bilmesi ve Müslüman olarak kalabilmesi için kendilerine göre tanımladıkları sert stan­dartlar ortaya koymuşlardır. Haricî olmayan herkesi düşman ve kâfir ilan ederek kendileri dışındaki Müslümanları, “isti’râz” adı verilen yok etme zihniyetiyle -bu zihniyet sonraki Hariciler tarafından oldukça yumuşatılmışsa da- öldürmekten çekinmemişlerdir (Fığlalı, 1997: 171).

Aynı dini sınırlar içindeki çatışmalar, pek çok din için geçerli olan bir hususiyet ol­makla birlikte, temelde, doktrin tartışmaları ile kutsal metin ve kurucu tarihsel gelenek üzerindeki yorum ve anlayış farklılıklarından beslenmektedir. Başlangıçtan günümüze, bütün çeşitleri içinde İslam’daki mezhep ve fırkalar ya da örneğin günümüzde Protestan­lığın Presbiteryen, Babtist, Luteran -ki bun­lar da kendi aralarında bölünmüştür- gibi mezheplere ayrılması bu durumun açık bir göstergesidir. İnancın hakikati ya da doktrin konusundaki tartışmaların iki seviyede cere­yan ettiği söylenebilir: Öncelikle, dini metin ve geleneğin nasıl yorumlanacağı problem teşkil etmektedir. Literal/lafzî, mecazî/me­taforik, tarihselci, zâhirî, bâtınî ya da gâyî yapılacak yorumların her biri farklı bir dini gelenek oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Resmî/kitabî İslam ve halk İslamı temel ayı­rım olmakla birlikte, günümüzde bilimsel, ideolojik, köktenci, seküler, ferdî, tarikat ve cemaat İslam anlayışlarından bahsedilmesi, bu durumun sosyolojik bir sonucu olmakta­dır. İkinci seviyedeki çatışma modern dünya­daki inanç/değer krizi ve laiklik/sekülerleş­me problemiyle ilgilidir. Dini inanç, sembol ve ritüellerin özel hayata hasredilmesi ve pa­ranın yegâne değer haline gelerek hayatın öl­çüsüzce maddileşmesi bir yandan çeşitli sekt, dini grup ve toplulukların cazibesini artırır­ken, diğer yandan dini özgürlükler, laiklik ve dindarlık üçgeninde devam eden tartışma ve bölünmelere yol açmaktadır (Johnstone, 2004: 124).9

Kabul görmüş, kurumsallaşmış bir dini geleneğin dışına çıkanlar, sapkın ve kâfir olarak tanımlanarak çeşitli otokontrol ve müeyyide sistemleriyle cezalandırılmakta­dır. Grup kimliğini ihlâl, ihmal ya da inkâr edenler dini topluluğun bütünsel yapısının korunması karşısında tehdit olarak algılan­makta ve sapkınlarla/kâfirlerle mücadele grup içi bütünleştirici bir işlev görmektedir. Dini grubun norm ve beklentilerine ters düş­me, sapkınlığın/kâfirliğin dini otoriteyi teh­dit edecek şekilde büyümesi, İslam tarihinin ilk dönemlerinde görülen “ridde” hadisele­rinde olduğu gibi, dini çatışmanın yoğunlu­ğunu artırmaktadır. Birincil münasebetlerin egemen olduğu küçük dini gruplarda sapkın üyelere karşı uygulanan baskı ve müeyyide­ler kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Örneğin Mennonit Hıristiyanlar (16. yüzyılda ortaya çıkmış, sayıları 1,5 milyon civarında Anabab­tist bir grup) sapkın üyelerini tövbe edinceye kadar tecrit etmekte, sapkınlığın derecesine göre bazen seneler boyu sosyal münasebet­lerini kesmektedirler (Meredith, 1987: 170). Mennonitler’deki terk etme anlayışı Alevî-Bektaşî geleneğinde düşkünlük geleneği şek­linde kurumsallaşmıştır. Sosyal bir kontrol

9 Birinci seviyedeki kriz örneğin Tanrının sıfatlarıyla il­giliyken ikinci seviyede Tanrının varlığı tartışmalı hale gelmekte ya da Babtizm’in nasıl yapılacağından tartış­ma Babtizmin varlığına indirgenmektedir. İsa’nın ba­kire Meryem’den doğuşuna Episkopallar’ın % 21 her hangi bir reserv koymadan inanırlarken, İncil’deki mucizelerin doğruluğuna Metodistlerin % 37’si, Episkopallar’ın % 41’i, Kongrekasyonlar’ın %28’i inan­maktadır. Doğrudan inanç konusuyla ilgili doktriner farklılıklar dini çatışmanın alt yapısının oluşturmakta­dır. Bkz: A.g.e., s.125.


 

75 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

mekanizması olan düşkünlük kurumu, dini topluluğun sürekliliğini sağlayan, grubu dış tehlikelerden koruyan ve grup içi yozlaş­maları önleyen informal bir hukuk sistemi gibi çalışmaktadır (Keskin, 2004: 137; Uçar, 2006: 40).

Aynı dini grubun üyeleri arasındaki ça­tışma sadece doktrin farklılıklarından ileri gelmemektedir. Çeşitli şekillerde tanımlanan grup içi taraflar güç, prestij, ayrıcalık ve ken­di menfaatlerini korumak için de çatışmakta­dırlar. Yahudi geleneğinde ve bazı Hıristiyan kiliselerde erkeklerin otorite ve liderlik ko­nusundaki egemenlikleri karşısında mücade­le veren kadın gruplar ya da beyaz kiliseler içinde siyahların mücadelesi temelde bir güç ve imtiyaz problemi olmaktadır. Homosek­süel, gey ve lezbiyenlerin dini yapılardan dışlanması ve bu tür cinsel eğilimlerle dini kurumlarda var olmaya çalışan gruplarla ya­şanan çatışmalar da yine bu konuda örnek teşkil edebilir (Roberts, 2003: 69; Meredith, 1987: 170). Aynı dini grup içindeki bölünme­ler temsil ve otorite paylaşımından da kay­naklanabilmekte, doktrin farklılıkları daha kapsayıcı ve hoşgörülü bir yaklaşımla çözüle­bilir nitelikte olsa bile, toplumsal örgütlenme ve siyasi anlayış farklılıkları uzlaşmayı engel­leyebilmektedir. Ortodoksluk ile Roma Kato­likliği arasındaki bölünmelerin Yunan felsefe ve siyaset anlayışı ile Roma felsefe ve hukuk anlayışı arasındaki farklılıklardan ileri geldi­ği iddia edilirken, Doğu Hıristiyanlığı’nın tek bir Batı Katolikliği otoritesi altına girmek is­temediği ifade edilmektedir. Diğer dini norm­larla birlikte, peygamberin meşru halefi ola­rak imamet meselesinin temelde bir otorite ve temsil problemi olduğu düşünülürse, aynı hususun Sünni ve Şii İslam yorumları arasın­daki farklılık ve çatışmalar için de geçerli ol­duğu savunulabilir (Meredith, 1987: 171).

11. ve 13. yüzyıllar arasında Selçuklu hâkimiyetindeki bölgelerde Bâtıniliğin bir kolu olarak faaliyet gösteren, Nizarî-İsmâilî, yarı gizli yarı açık protest bir hareket olan Haşhâşîler bu konuda tipik bir örnektir (Chris-Cullen, 2003: 15-16). Haşhâşî hare­keti dini anlayış farklılıklarıyla birlikte, bas­kıcı Arap Sünniliğine karşı Hint Avrupalı olan İran’ın tepkisi, İslam’ın yeni medeni düzenine karşı İran göçebe aristokrasisinin direnme teşebbüsü, büyük mülk sahiplerinin İslam’ın eşitlik prensibi karşısında kendi mülklerini korumak için tasarladığı aykırı hayat nizamı ve Selçuklu hâkimiyetine muhalif grupların genel bir reaksiyonu şeklinde açıklanmakta­dır (Lewis, 1995: 118-119). Hasan Sabbah’la ilgili temel problem, Kaygusuz’a göre ise Ala­mut merkezli örgütsel bir yapı meydana ge­tirerek egemen Sünni ortodoksisine meydan okumuş olmasıdır. Baskılara rağmen İsmâilî inanç öğretisinden vazgeçmeyen Hasan Sab­bah, savunduğu öğretiyi genişleterek özgür­lük, eşitlik ve paylaşımcılık üzerine Alamut merkezli Nizârî İsmâilî bir birlik meydana ge­tirmiştir (Kaygusuz, 2004: 11). Yine 1990’la­rın başında Amerika’da silahlı mücadeleye varan Katolik-Protestan çatışması teolojik farklılıklardan ziyade; etnik, politik ve eko­nomik farklılıklarla açıklanmaktadır. Mevcut siyasi yapıyı yönlendiren Protestan grupların siyasi ve ekonomik menfaatlerinin Katolik göçmenler tarafından daraltılmasıyla şekil­lenen Protestan-Katolik çatışması, ekonomik ve sosyal temelde cereyan eden kaynak ve imtiyaz savaşının dini kimlikle ifadesi şeklin­de yorumlanmaktadır (Meredith, 1987: 165).

Diğer taraftan dini topluluklar arasındaki çatışma ve bölünmeler grup sınırlarının nasıl tanımlandığıyla da ilgili olmaktadır. Diğer dini gruplar ve ana toplumsal yapıyla münasebet­lerde konulan sınırlar ve ilişki biçimlerine göre çatışma artmakta ya da azaltmaktadır. Dini gruplar arasında dışlayıcılık (Bizim yo­lumuz tamamıyla doğru, onlarınki tamamıyla yanlıştır), kapsayıcılık (Onların yolu da fena değil, doğru yönleri var, ancak bizim yolumuz daha iyi ve doğrudur) ve çoğulculuk (Her iki­mizin yolu da doğru, fakat ferdî farklılıklara göre uygunluğu değişmektedir) olmak üzere üç temel ilişki biçimi olduğu görülmektedir. Dini çatışma seçkincilik, mutlakçılık, tekelci­


 

76 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

lik, bağnazlık, hoşgörüsüzlük ve fanatiklikle tasvir edilen dini dışlayıcılığın tabii bir sonu­cu olmakla birlikte; özellikle otorite, kaynak, güç ve imtiyaz paylaşımı gibi sosyal ve siyasi dinamikler dikkate alındığında, kapsayıcılık ve çoğulculuğun egemen olduğu gruplarda da çatışma kuvvetle muhtemeldir (Meredith, 1987: 429-435). Büyük dini geleneklerde or­taya çıkan pek çok fırka, mezhep, hareket ya da akım göz önüne alındığında, bu üç yakla­şımın her birini temsil eden bir grup bulmak mümkün olacaktır. Genel olarak dinlerin or­taya çıktıklarında dışlayıcı, gelişme evrele­rinde kapsayıcı, bir kültür ve medeniyete mal olduklarında ise daha çoğulcu eğilime sahip oldukları söylenebilir.10

2.4. Dini Çatışmanın Marjinal Yüzü: Dini Köktencilik

Bireysel ya da kurumsal sekülerleşme olgusu pek çok seviyede dini çatışmayı tetik­leyen bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Otoriteyi meşru yapan şeyin niteliği, daha açık bir ifadeyle otoritenin kaynağının beşeri ya da ilahi olması konusunda yapılan tartış­malar, dini çatışmanın beslendiği en önemli damarlardan birisini oluşturmaktadır. Çağ­daş toplumlarda bazı grupların kutsadıkları/inandıkları/bağlandıkları norm ve değerle­rin yaşadıkları hukuk/otorite yapısı içinde temsil edilmesi ya da otoritenin tümünün kendi değer sistemlerine göre oluşturulması konusundaki ısrarları, seküler/laik bir sis­temde din ekseninde ortaya çıkan gerginlik­lerin temelini oluşturmaktadır. Bu çerçevede otoriteye karşı duyulan güvensizlik/düşman­lık lider(ler)den başlayarak bütün politik sis­tem ve uygulamalara, hatta küresel sistemin bütününe teşmil edilebilmektedir.

Dini köktencilik, temelde, yanılmaz oto­rite ve değişmez standart olarak tanrıyı ve kutsal metinleri merkeze alan bir dünya gö­rüşünü ifade etmektedir. İlahi kaynakları, toplum ve devlet hayatının bütün ünitelerini

10 Bkz: Legenhausen, Muhammed, Islam and Religious Pluralism, Al-Huda, London 1999, ss. 11vd. tanzim eden kesin/değişmez referans nokta­sı kabul eden köktenci dünya görüşü, hayata dair hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın dini nitelik­li evrensel bir sistem meydana getirme ça­basındadır. Aslında tanrıyı sadece toplum ve devlet hayatında değil; insan hayatının par­çalanma kabul etmeksizin bütün yönlerinde hâkim kılan bir evren yaratma arayışı olarak köktenci anlam dünyasında nihâi anlam, dü­zen ve yaptırım kaynağı aşkın kuvvet olmak­tadır. Dolayısıyla köktenci çaba, genel olarak, aşkın kaynaklı anlam, düzen ve yaptırımı -gerektiğinde zor da kullanarak- beşeriyete hâkim kılma fiili şeklinde tanımlanabilir (Ze­idan, 2002: 208).

Bu konuda, İncil hukuku ve beyaz ırkın üstünlüğünü savunan Hıristiyan Kimliği ha­reketi önemli örneklerden biridir. “Dini hu­kukla yönetilen yeni bir toplum içinde din ve devleti birleştirme çabasında olan” hareket üyeleri “Elohim City”, “the Freeman Com­pound”, “the Aryan Nations Compound” ve “Pierce’s Cosmotheist Community” gibi teok­ratik oluşumlar içinde bir grup kimliği oluş­turmuş durumdadırlar. Düşünce sistemleri içinde beyaz ırkın üstünlüğü ile Yahudi ve be­yaz olmayanlara karşı nefretin önemli bir yer tuttuğu dikkat çekmektedir (Juergensmeyer, 2000: 31-32). Hıristiyan Kimliği Hareketi ile irtibatlandırılan Oklahoma Hükümet Binası bombalama eylemi, “tanrının yasası uygulan­dığı sürece Kimlik Hıristiyanları şiddet kulla­nımını haklı görmektedir” (Juergensmeyer, 2000: 32) diyen Winterhalder’ın yorumlarını haklı çıkarmaktadır. Hıristiyan Kimliği hare­ketine ait bir kampla ilişki içinde olduğu ifade edilen Timothy McVeigh, 19 Nisan 1995’de Oklahoma Hükümet binasına düzenlediği saldırıda 168 kişinin hayatını kaybetmesine, 500’den fazla kişinin de yaralanmasına sebep olmuştur (Juergensmeyer, 2000: 34).

Yahudi köktenciliğinin önde gelen uz­manlarından Sprinzak, Gush Emunim’i Yahu­diler arasındaki en köktenci hareket olarak tanımlamaktadır. Tevrat’ta zikredildiği gibi, Akdenizden Ürdün nehrine, hatta daha do­


 

77 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

ğuya kadar bölgenin tümüyle İsrail toprağı olarak Tanrı tarafından Hz. İbrahim’e vaat edildiğine inanan Gush Emunim üyeleri, böl­gedeki çeşitli Filistinli belediye başkanlarına suikastlar düzenlemiştir. Newman, hareketin Mescid-i Aksa’yı havaya uçurma planlarının İsrail gizli servisi tarafından önlendiğini ifa­de etmektedir. Halaka’ya dayalı politik bir ideoloji üreten Emunim’e göre, Batı Şeria’nın Yahudiler tarafından kontrol altına alınma­sı, ilahi olarak emredildiği için beşeri ya da demokratik kararlarla vazgeçilemeyecek bir politika olmaktadır (Sprinzak, 1993: 469; Newman, 2004: 958).

İslam dünyasında ise Selefi çizgide faali­yet gösteren bir hareket olarak El-Kaide ör­neği dikkat çekmektedir (Wiktorowicz–Kalt­ner, 2003: 77). El-Kaide örneğinde Selefiye, entelektüel bir anlama/iyileştirme çabası ol­maktan ziyade; içtihada mesafeli, şiddet yan­lısı, daha ziyade Ahmed Bin Hanbel ve İbn-i Teymiye çizgisinde bir yönelim olarak karşı­mıza çıkmaktadır (Woll, 2004: 609). 1990’la­rın başından itibaren şiddet yanlısı “ulus öte­si selefîlerin” hedefleri, Wiktorowicz’e göre Amerika’yı Arap Yarımadasından çıkarmak, Amerika’nın İsrail’e olan yardımlarını sona erdirmek ve Orta Doğu’daki “İslam dışı kukla rejimleri” devirmek şeklinde ortaya konula­bilir (Wiktorowicz, 2001: 18). İslâmî radi­kalizmin topraksızlaşma süreci içinde örnek örgüt olarak sunulan El-Kaide, Roy’a göre stratejik bir vizyona sahip olmamakla birlik­te (Roy, 2004: 294); kendisiyle doğrudan iliş­ki kurması gerekmeyen irili ufaklı gruplarla bağlantılı çalışan ve küresel marka haline gel­miş bir örgüttür. Ortaya çıkışı Afganistan’da oluşan İslam kardeşliği ve mücadele ruhu­nun “esnek ve hareketli uluslararası bir or­ganizasyona” dönüşmesiyle gerçekleşmiştir (Roy, 2004: 302).

2.5. Modernizmle Doku Uyuşmazlığı: Sekülerleşme ve Dini Çatışma

Endüstrileşme, şehirleşme ve bireysel­leşmeyle birlikte akılcılaşma ve sekülerleşme modern dönemin temel süreçleridir. Modern dönemde dinin iç dünyaya indirgenerek daha bireysel bir nitelik kazanması, kültürel bir öğe olmanın ötesinde devlet ve toplum ha­yatındaki önemini yitirmesi, dini kimliğini hayatın bütün alanları içinde daha belirgin olarak görmek ve göstermek isteyen birey ve gruplarda çeşitli gerilimlere sebep olmak­tadır. “Bilimsel rasyonalizme dayanan bir toplumun merkezindeki boşluğu doldurma teşebbüsü” şeklinde de tanımlanacak bu ge­rilim, Armstrong tarafından kutsal dışı olana öfkeli, dışlayıcı, tahrip edici ve hatta öldürücü bir ideolojiye dayanarak hayatı yeniden kut­sallaştırma süreci şeklinde tasvir edilmekte­dir (Armstrong, 2001: 370).

Din ve seküler bilim arasındaki gerilimin gölgesinde, dini radikalizmi üreten sosyal zemin, “seküler ve dindar olarak bölünmüş” ikili bir yapı olarak tasvir edilmektedir. Aynı ülkede âdeta birbirinin dilini konuşmayan iki topluluk görüntüsü içinde, kutsal ya da kut­sal dışı saygı atfedilen değerlerdeki farklılık, norm farklılığını da beraberinde getirmekte; referans çerçeveleri farklı, birbirlerine ba­rış nazarıyla bakmayan fertlerden müteşek­kil bir yapı olarak bu toplum, potansiyel bir korku, şiddet ve savaş toplumu olmaktadır (Armstrong, 2001: 367). Böyle bir sosyal çerçevede, bütün anlamları içinde modern kazanımlar ve teknolojik imkânlara rağ­men, insanlar kendilerine “yol” olarak yine dindarlığı seçerken “inançlarını yeni biçim­lerde geliştirmeye” çalışmaktadırlar. Dinin yeniden radikal keşfi, ondaki “mistik yönü” zedelemekle birlikte; özellikle radikal dini grupların “hem kendi dogmalarının bilimsel doğru olduğunda ısrar ederek, hem de ken­di karmaşık mitolojilerini temel ideoloji ha­line getirerek dinlerini ‘logos’a çevirmeye” (Armstrong, 2001: 366) çalışmaları, modern değer ve kazanımlar karşısında tam bir doku uyuşmazlığına tekabül etmektedir. Bu anlam­da, modern dünya kendi lanetli yanını üreten bir mekanizma olarak karşımıza çıkarken, dini doktrin ve kanaatler tarafından harekete


 

78 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

geçirilen duyarlılıklar bazen küresel sistemin tümüne, bazen seküler/laik devlet yapısına, bazense seküler yapının çeşitli unsurlarına savaş açmaktadır.

Günümüz İsrail toplumunda, seküler Ya­hudiler ile radikal Yahudiler arasında yaşanan gerilimler bu anlamda kayda değerdir. Sekü­ler kanat tam bir sıkıntı kaynağı olarak gör­dükleri ultra-Ortodoks dini grupları İsrail’in kendi “İslami Cihadı” şeklinde yorumlarken, radikal dini gruplar da seküler İsraillileri Ya­hudiliği yaralayan “kâfirler” olarak görmek­tedirler. Seküler ve dini kamplar arasındaki çekişmelerin periyodik olarak sözlü saldırı­lardan kundaklama, kitlesel başkaldırı, dev­let mallarına zarar verme ve bütünüyle kamu düzenini tehdit eder hale gelmesi, seküler ve dindar Yahudiler arasındaki sosyal mesafe, kültürel farklılık ve çatışmanın boyutlarını göstermektedir. Ortak dini kimliğin bütün­leştirici yönleri olmakla birlikte, dindar ve dindar olmayanlar arasındaki çatışmaların meskûn mahallerdeki bölünmelerde, farklı eğitim kurumlarında, iç evliliklerde, işçi fede­rasyonlarında ve diğer toplumsal pratikler­de giderek arttığı kabul edilmektedir. Sosyal bütünleşmenin motoru olan ordu içinde bile, seküler ve seküler olmayanlar arasında ayı­rım talepleri bu gün ciddi bir biçimde tartı­şılmaktadır (Wald-Shye, 1994: 158). Bütün bu bölünme ve çatışmalar, temelde, devletin kimliği üzerine yapılan tartışmalara dayan­maktadır. Seküler kanat İsrail’i “Yahudilerin devleti” şeklinde vatandaşlık kavramını öne çıkararak modern bir bağlamda tanımlarken, seküler olmayanlar İsrail’i etnik ve dini bir anlam evreni içinde “Yahudi devleti” şeklinde anlamaktadırlar (Wald-Shye, 1994: 159).

Seküler hukukla çatışan Amerika’daki Amishler ve Mormonlar da modernizmle yaşanan doku uyuşmazlığının çarpıcı örnek­leri olmaktadır. 8. sınıftan sonra çocuklarını okula göndermeyen Amishler, zorunlu eğiti­min 16 yaşa kadar devam etmesini öngören Amerikan yasalarıyla çatışmaktadırlar. Ro­berts 1950 ve 60’larda Amish ailelerin hapis cezaları almalarına rağmen yine de çocukla­rını okula göndermediklerini anlatmaktadır. Mormonlar ise evlilik konusunda kendi norm ve değer örüntülerine göre hareket etmekte­dirler. Medeni kanun birden fazla eşe müsaa­de etmemesine rağmen, ısrarla çok eşliliği de­vam ettiren Mormonlar seküler otoritelerle karşı karşıya gelmektedirler. Yine günümüz­de bazı muhafazakâr Katolik ve Protestanla­rın federal hükümetlerin tasvip etmedikleri kürtaj politikaları sebebiyle vergi ödememe tehdidinde bulunmaları, dini normlarla se­küler otorite arasındaki çatışmanın canlı bir örneğidir (Roberts, 2003: 66).11

Dinin sosyal ve politik alandan soyutla­narak bir vicdan meselesi şeklinde algılan­ması ve sadece iç dünya ile sınırlandırılarak belli belirsiz bir kamu ruhu haline getiril­mesi Sekülerizm karşıtlığının temelini oluş­turmaktadır (Nepstad, 2004: 297). Bununla birlikte, dini grupların modern kazanımlara bütünüyle karşı oldukları söylenemez. Örne­ğin Amerika’daki Protestan hareketler, geç­miş dönemin dini yapısını geri getirmeye ya da diriltmeye çalışmaktan ziyade, Garvey’in de işaret ettiği gibi, tutucu bile olsa, modern problemler karşısında kendine özgü bir var­lık mücadelesi olarak algılanmaktadır. Dinle ahlâkı, özel alanla kamu alanını birbirinden ayırmayan Protestan köktenciliği, Amerikan hukukunun İncil esasına dayanması gerektiği fikrini savunmakta ve Tanrı egemenliğine da­yanan bir Amerika tasavvuru öne çıkarmak­tadır. Okullarda dua edilmesi, kutsal kitaba dayalı yaratılış teorisinin ders kitaplarına girmesi, dini okul açma özgürlüğünün savu­nulması, homoseksüelliğe, kürtaja ve pornog­rafiye karşı çıkılması gibi tartışmaların, bu çerçevede, hep ilahi hukuk ve tanrı egemen­

11 Kürtajla ilgili ayrıca bkz: Evans, H. John, “Polari­zation in Abortion Attitudes in U.S. Religious Tra­ditions, 1972-1998”, Sociological Forum, Vol. 17, No. 3, September 2002, ss.406-407.


 

79 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

liğiyle ilişkilendirildiği, ancak çağdaş bir söy­lem içinde kurulduğu dikkat çekmektedir.12

Modern toplumlara özgü sosyal çatışma­ların dini topluluklara da sıçrayabildiği görül­mektedir. 1960 sonrası dönemde kadın hak­larıyla ilgili hareketler etkilerini kadınların din kurumlarındaki rolleri üzerindeki tartış­malarda da göstermiş, genel olarak dünyanın çeşitli bölgelerinde kadın din görevlilerinin sayısı artmıştır. Günümüzde bazı küçük ba­ğımsız kiliseler hariç, kadın din görevlileri Kuzey Avrupa ülkelerindeki Luteran kilise­lerde oldukça yaygındır ve Amerika’daki bü­yük dini organizasyonların neredeyse tama­mında kadınlar aktif roller üstlenmektedir. Kadınların dini mahallerdeki konumları ve dini kurumlarda özellikle yönetici olarak var­lıkları Müslüman toplumlarda da çeşitli tar­tışmalara sebep olurken (Furseth-Repstad, 2006: 117), Türkiye’de kadınların Cuma, Bayram ya da Cenaze namazlarına iştirak etmeye başladıkları, il müftü yardımcılığı statüsünde bile olsa (örneğin Bursa müftü yardımcılarından birisi hanımdır) yönetici olarak atanmaya başladıkları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bizim dini bünyemizle -en azından şimdilik- ilgili olmamakla birlikte, günümüz Avrupa’sında gey ve lezbiyenlerin kiliselerdeki varlıkları da bir çatışma konu­sudur. Örneğin Norveç’te, diğer bazı ülkeler­de olduğu gibi, tartışma gey ve lezbiyenlerin kilise pratiklerini yönetmek üzere atanıp atanmayacakları konusunda yapılmaktadır. Azınlığı oluşturan bazı piskoposların düzen­li ve resmi ilişkileri olan gey ve lezbiyenlerin din adamı olarak atanmasına hak tanıdıkları dikkat çekmektedir (Furseth-Repstad, 2006: 118).

12 (Garvey, 1993: 43-44) Amerika’daki Protestanlar üzerine yapılan bir araştırma deneklerin %81,6’sının Amerikan toplumunu Tanrının rızasına daha uygun bir toplum haline getirmek için Hıristiyanların gayret gös­termeleri gerektiğine inanmaktadır. Bu grubun üçte biri, %31,6’sı bu hedefi gerçekleştirmek için çatışma yaratabilecek taktiklerin kullanılmasının gerekliliğine inanmaktadır. Bkz: Meredith, McGuire, s.170.

Son olarak seküler toplumlarda en büyük dini çatışma alanlarından birisinin başörtü­sü olduğu görülmektedir. Türkiye ve Tunus gibi İslam toplumlarında ya da Katolikliğin egemen yapı olduğu Fransa’da, başörtüsü, laikliği/kamu sekülerliğini ihlal eden siyasal içerikli dini bir sembol olarak yorumlanarak yasaklanmıştır. Başörtüsü yasağı, dini öz­gürlüklerin devlet garantisi altında olduğu laik devlet yapısında, bir anlamda anayasada ifadesini bulan dini özgürlüklerin kapsam ve sınırları üzerinde yapılan farklı yorumlara dayanmaktadır. Örneğin dönem dönem de­ğişen Türkiye’deki başörtüsü yasağı, Anaya­sa Mahkemesi’nin gerekçeli kararına dayan­maktadır. Kendi modernliklerini kendileri üreterek, yine seküler yapı içinde üretilen çe­şitli örtünme modelleri içinde, muhafazakâr köklerini taşımaya devam eden başörtülü öğ­renciler, bu tarz kararlarla kendileri dışında çizilen çağdaşlık kalıplarına reaksiyon gös­termektedirler. Günümüzde tartışmalar ka­musal alanın sınırları ve başörtüsünün siyasi simge olup olmadığı gibi konularda devam etmektedir.

SONUÇ

Dinlerin bütünleştirici etkisinin çatıştır­maya nazaran daha fazla olduğu din sosyo­lojisinde genel bir gözlem haline gelmiştir. Bu gözleme katılmakla birlikte, bütün büyük dini geleneklerde bazen çok acı sonuçları olan çatışma süreçlerinin yaşandığı yadsına­maz bir gerçektir. Dolayısıyla dini gelenekler hem kendi içinde, hem de kendi dışında fark­lılaşan amaç ve isteklerin yön verdiği karşıt­lıklar yaşamakta ve birbirleriyle mücadele etmektedirler.

Dini kaynaklı sosyal çatışmanın kaynak­ları çeşitli ve karmaşıktır, bazen de zıtlıklar içermektedir. Dinin toplumsal işlevleri, di­nin sosyal çatışma sürecinde niçin faal roller oynadığını göstermektedir. Özellikle sosyal kimliğin önemli bir unsuru olması ve içinde yaşadığı kültüre kendi rengini vermesi dinin çatışma sürecine dâhil olmasını kolaylaştır­


 

80 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

maktadır. Bu durum dinin kimliği, kimliğin de sosyal sınır ve mesafeleri tanımlamasıyla ilgilidir. Farklı dini gruplar arasında sınırlar keskinleştiğinde ya da aynı dini grup için­de sosyal mesafeler arttığında sosyal çatış­ma potansiyeli daima çok güçlü olmaktadır. Kimlik modeli diyebileceğimiz bu açıklama seviyesinde dini kaynaklı sosyal çatışma bir sosyalleşme ve kimlik problemi olarak tanım­lanabilir. Bireyler hayatlarını kendi dini kim­liklerinin tartışmasız önceliği üzerine inşa ettiklerinde sosyal çatışma kendiliğinden or­taya çıkmaktadır. “Biz” ve “onlar” arasındaki ayırım çok keskinleştiğinde sonuç zulüm ya da kutsal bir savaş halini almaktadır.

Sosyolojide Marx ve Freud’dan sürege­len çatışma yaklaşımı, dini, temelde var olan daha önemli çatışmaları maskeleyen bir yapı olarak görmektedir. Dini çatışmaların “aslın­da” siyasi, ekonomik, etnik veya sosyal sınıf meseleleri ile ilgili çatışmalar olduğu iddiası, özellikle, kesişen farklı dini gelenekler ara­sındaki dini çatışmaları açıklayabilir. Tarihsel olarak Haçlı Seferleri ya da günümüzde örne­ğin Hindu-Sih ya da İsrail-Filistin çatışmaları dinin motive ve mobilize ettiği, ancak teme­linde siyasi ve ekonomik faktörlerin yer aldı­ğı çatışmalardır. Dini sınırlar çoğunlukla etni­site, milli mensubiyet, sosyal sınıf, politik ve ekonomik farklılıkların beslediği diğer anlaş­mazlıklarla kesişmektedir. Dini görünen bir çatışma aslında dinin dışındaki diğer sosyal dinamiklerin etkisi altında şekillenmektedir, dolayısıyla farklı dini gelenekler arasındaki çatışmalar dini görünümlü, ancak dini kay­naklı olmayan çatışmalar olarak görülebilir. Dini görünümlü bir çatışma sürecinde, din faktörü dışında, özellikle iktisadi ve siyasi faktörlerin etki ve gücü de tartışılmalıdır. Ku­zey İrlanda’daki sıklıkla dini çatışma olarak tasvir edilen Protestan-Katolik çatışması bu durumun en çarpıcı örneklerinden birisidir. Katolikler ile Protestanlar arasında kesin bir ayırım olmasına rağmen buradaki anlaşmaz­lık etnisite, sosyal sınıf, ekonomik menfaat­ler, politika, yaşam alanı ve milli mensubiyet problemi olarak görülebilir. Kesişen farklı dini sınırlar arasındaki çatışmaların büyük oranda bir güç, kaynak ve imtiyaz paylaşımı olduğu, ancak bu çatışmalarda dinin kitleleri hareketlendiren çok kuvvetli bir meşrulaş­tırma aracı olarak kullanıldığı söylenebilir. Aynı dini sınırlar içindeki çatışmalar ise, di­ğer sosyal dinamiklerin etkisi baki kalmakla birlikte, temelde bakış açısı, yorum ve algı farklılıklarının oluşturduğu karşıtlıklardan beslenmektedir. Özellikle aynı dini çatı altın­daki farklı dini grup ve topluluklar arasındaki çatışmalar başlangıçta doktrin ve metot fark­lılıklarından ileri gelmekte, dini topluluklar hiyerarşik ve kurumsal bir yapı kazandıkça, çatışma süreci güç, kaynak ve imtiyaz payla­şımı ekseninde derinleşmektedir.

Dini köktencilik ise bir yönüyle yorum farklılığına, diğer yönüyle kesişen dini sınır­larla, dolayısıyla kaynak ve imtiyaz paylaşı­mıyla ilgilidir. Gelenek ve tarihsel tecrübeyi öteleyerek kutsal metinlerin literal manala­rını merkeze alan, yoruma kapalı bir din an­layışı yanında, literal selektivizm de diyebi­leceğimiz kutsal metinlerde seçici olma dini köktenciliğin fikri alt yapısını oluşturmakta­dır. Barışa nazaran savaş ve çatışmaya dair metinleri merkeze alan bir din telakkisi, kök­tenciliği çatışmanın içine çekmektedir. Haya­ta dair bütün alanlar katı bir din anlayışıyla açıklandığında, seküler dünya ya da küresel sistemin bütünü düşman haline gelmektedir. Bununla birlikte, aşırı dünyevileşmenin bera­berinde getirdiği hoşnutsuzluklar ve küresel sistemin meşrulaştırdığı adaletsizlikler göz önüne alınmadan dini köktencilik, seküler­leşme ve sosyal çatışma tartışmalarının sa­dece din anlayışlarıyla açıklanması eksik bir yaklaşım olmaktadır. Dini kaynaklı sosyal ça­tışmalarda dinin rolünün küçümsenip bütün dini çatışmaların kaynağını sosyal çatışma­lara indirgemek ya da dinin rolünü abartıp dini, çatışmaların yegâne sebebi olarak gös­termek yerine, her iki yaklaşımı da açıklama gücüne ve yerine göre kullanmak daha uygun olacaktır.


 

81 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

Coser’in çatışma teorisi dini kaynak­lı sosyal çatışma konusunda da geçerlidir. Dinlerde bütünleştirme ve çatıştırma birlik­te ayrılmaz bir parça olarak düşünülmelidir. Dini gelenekler diyalektik bir süreç içinde bütünleştirirken çatıştırmakta, çatıştırırken bütünleştirmektedir. Burada temel problem çatışmayı dizginleyecek norm ve kurumların üretilmesiyle ilgilidir. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda empati kurabilme, haya­tın kutsallığına inanma, iç dünyayı olgunlaş­tırma, tepkisellikte ölçülü olma, önce anla­maya çalışma, şiddet ve tecavüzden mümkün mertebe kaçınma çatışmayı dizginleyecek yardımcı unsurlar olabilir. Sosyal sistem içinde her kurum kendi yerini istemekte ve toplumsal katmanlar içinde kendine bir yer aramaktadır. Din kurumu da seküler/laik bir sosyal yapıda kendini çeşitli şekillerde yeni­den üretmekte, bir nevi kendi yerini istemek­te ve kendi yatağını aramaktadır. Bu sürecin sisteme yön verenler tarafından doğru okun­ması ve yönetilmesi gerekmektedir. Yine dini lider ve kanaat önderlerinin modern dünya­da dinin aldığı yeni biçimlerle ilgili takına­cakları tutumlar da dini çatışma açısından önemli olacaktırn

KAYNAKLAR

Abercrombie, N.-Hill, S.-Turner, B.S., The Dictio­nary of Sociology, Penguin Books, 1984.

Annie C. Higgins, “Kharijities-Kwarij”, Encyclope­dia of Islam and the Muslim World, Macmillan Reference, New York 2003.

Arı, Tayyar, Global Politika ve Güney Asya: Keşmir Sorunu ve Nükleer Yarış, 2. Baskı, Alfa, İstan­bul 2000.

Armstrong, Karen, The Battle for God: A History of Fundamentalism, The Random House Publis­hing, New York 2001.

Arslantürk, Zeki - Amman, Tayfun, Sosyoloji, Kak­nüs Yayınları, İstanbul 2000.

Aydınalp, Halil, Din Kurumu Üzerine Sosyolojik Bir Araştirma: Gerede’de Dini Hayat, Basılma­mış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi S.B.E., Ankara 2003.

Chris Berzins - Cullen Patrick, “Terrorism and Neo-Medievalism”, Civil War, V.6, I.2, 2003.

Demir, Ömer-Acar, Mustafa, Sosyal Bilimler Sözlü­ğü, Vadi Yayınları, Ankara 1997.

Duncan, G. Mitchell, A New Dictionary of Socio­logy, Routledge-Kegan Paul, 1979.

Er, İzzet, Sosyal Gelişme ve İslam, Furkan Yayınları, Bursa 1994.

Fığlalı, Ethem Ruhi, “Hariciler”, T.D.V. İslam Ansik­lopedisi, C.16, İstanbul 1997.

Fox, Jonathan-Sandler, Shmuel, “The Question of Religion and World Politics”, Terrorism and Political Violence, 17, 2005.

Freyer, Hans, Din Sosyolojisi, Çev.Turgut Kalpsüz, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1964.

Furseth, Inger- Repstad, Pal, Introduction to the Sociology of Religion: Classical And Contempo­rary Perspectives, Ashgate Publishing, 2006.

Glock, Charles Y., “Dindarlığın Boyutları Üzeine”, Çev. M. Emin Köktaş, Din Sosyolojisi, Vadi Ya­yınları, 2.Bsk., Ankara 1998.

Güler, İlhami, Politik Teoloji Yazıları, Kitabiyat, An­kara 2002.

Günay, Ünver, Din Sosyolojisi, İnsan Yayınları, 3. Bsk., İstanbul 2000.

Hawting, G. R., “The Significance of the Slogan ‘La Hukma illa Lillah’ and the Referances to the ‘Hudud’ in the Traditions about the Fitna and the Murder of Uthman”, Bulletin of Oriental and African Studies, University of London, V.41, N.3, 1978.

Jary, David and Julia, The Harper Collins Dictionary of Sociology, Harper Collins 1991.

John Williams, “Khariji”, Encyclopedia of Religion, Ed. Lindsay Jones. V.8., 2nd ed., Macmillan Reference, Detroit 2005.

Johnstone, L. Ronald, Religion in Society: A Socio­logy of Religion, Pearson, New Jersey 2004.

Juergensmeyer, Mark, Terror in the Mind of God: The Global Rise of Religious Violence, Univer­sity of California Press, 2000.

Kaygusuz, İsmail, Hasan Sabbah ve Alamut, Su Ya­yınları, İstanbul 2004.


 

82 Halil Aydınalp BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

Keskin, Y. Mustafa, Değişim Sürecinde Kirsal Kesim Aleviliği: Elaziğ Sünköy Örneği, İlahiyat, An­kara 2004.

Kuran-i Kerim ve Açiklamali Meali, Haz. Ali Özek vd., Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1998.

Legenhausen, Muhammed, Islam and Religious Pluralism, Al-Huda, London 1999.

Lewis, Bernard, Haşhaşiler, Çev. Ali Aktan, Sebil Yayınları, İstanbul 1995.

Marx, Karl and Engels, Frediric, The Communist Manifesto, Penguin Books, 1967.

Marx, Karl, “Preface to A Contribution to the Cri­tique of Political Economy”, Karl Marx and Frediric Engels-Selected Works, V.I., Lawrence and Wishart, London 1962.

McVeigh, Rory-Sıkkınk, David, “God, Politics, and Protest: Religious Beliefs and the Legitimati­on of Contentious Tactics”, Social Forces, V.79, N.4, June 2001.

Meredith, B. McGuire, Religion: The Social Context, Second Edt., Wadsworth, California 1987.

Mitchell, Clarie, “Catholicism and the construction of communal identity in Northern Ireland”, Irish Journal of Sociology, Vol. 14.1, 2005.

Nepstad, Sharon Erickson, “Religion, Violence, and Peacemaking”, Journal for the Scientific Study of Religion, C.43, S.3, September 2004.

Newman, David, “Gush Emunim”, Encyclopedia of the Modern Middle East and North Africa, (Edt.) Philip Mattar, Vol. 2., 2nd ed., Macmil­lan Reference, New York 2004.

Nordtvedt, Kaia Kathryn, Old bridge in Mostar: A bridge between Muslims and Croats?, M.A., McGill University (Canada), 2007.

Nsofor, Chukwunulokwu Fyne, Christian-Muslim Relations in a Contemporary Multiethnic, Mul­tireligious Society: Toward Nigerian National Identity, PhD Thesis, Trinity Evangelical Di­vinity School, 2004.

Okumuş, Ejder, Toplumsal Değişme ve Din, İnsan Yayınları, İstanbul 2003.

Özel, Ahmet, İslam ve Terör: Fikhî Yaklaşim, Küre Yayınları, İstanbul 2004.

Roberts, A. Keith, Religion in Sociological Perspec­tive, Wadsworth Publishing, 2003.

Roy, Olivier, Globalized Islam: The Search for a New Ummah, Columbia University Press, New York 2004.

Rynhold, Jonathan, “Religion, Postmodernization, and Israeli Approaches to the Conflict with the Palestinians”, Terrorism and Political Vi­olence, 17, 2005.

Samaila, Nahor Hato, Christian-Muslim Religious Conflicts in Nigeria and their Implications for the Church: A Case Study of Kaduna Religious Crises 1987--2000, PhD Thesis, Asbury Theo­logical Seminary, 2008.

Sprinzak, Ehud, “Three Models of Religious Vi­olance: Jewish Fund amentalism in Israel”, Fundamentasim and the State, Ed. Martin E. Marty-R. Scott Appleby, Chicago 1993.

The Old Testamnet, The Holy Bible, Zondervan, Michigian 2002.

Toft, Monica Duffy, “Getting Religion: The Puzz­ling Case of Islam” International Security V.31, N.4, Spring 2007.

Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi I-II, Boğaziçi Yayınları, 13.bsk., İstan­bul 2000.

Uçar, Ramazan, Sosyolojik Açidan Alevilik-Bektaşilik: Antalya Abdal Musa Tekkesi, Aziz Andaç Yayınları, Ankara 2006.

Ülgener, F. Sabri, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zih­niyet Dünyası, Der Yayınları, İstanbul 1981.

Ülgener, F. Sabri, Zihniyet ve Din, İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, Der Yayınları, İstanbul 1981.

Ülgener, F. Sabri, Zihniyet, Aydinlar ve İzmler, Ma­yaş Yayınları, Ankara 1983.

Wach, Joachim, Din Sosyolojisi, İfav Yayınları, İs­tanbul 1995.

Wald, D. Kenneth, and Shye, Samuel, “Interreligio­us Conflict in Israel: The Group Basis of Conf­licting Visions”, Political Behavior, Vol. 16, No. 1, March 1994.

Wallece, Ruth A.-Wolf, Alison, Çağdaş Sosyoloji Ku­ramları, Çev. Leyla Elburz-Rami Ayaz, Punto Yayıncılık, İzmir 2004.


 

83 Sosyal Çatışma ve Din BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

Weber, Max, Protestan Ahlaki ve Kapitalizm Ruhu, Çev. Zeynep Aruoba, Hill Yayınları, İstanbul 1997.

Wiktorowicz, Quintan – Kaltner, John, “Killing in the Name of Islam Al-Qaeda’s Justification for September 11,” Middle East Policy, Summer 2003, Volume 10, Issue 2.

Woll, John O., “Salafıyah,” Encyclopedia of Islam and the Muslim World, Ed. Richard C. Martin, Volume 2, 2 vols., Macmillan Reference, New York 2004.

Zeidan, David, “Typical Elements of Fundamental­ist Islamic and Christian Theocentric World­views”, Islam and Christian-Muslim Relations, C.13, S.2, April 2002.

http://www.ihh.org.tr/Kesmir-de-3-Yilda-4-Bin-K.76+M5b82d8d7272.0.html, 02.07.09.

 

 

 
     
 

                                                                                                                                                              Copyright 2010 Bidder.org  All Rights Reserved