| |
PROF. DR. NACİ
BOSTANCI İLE ULUS–DEVLET, DEMOKRASİ VE SİVİL TOPLUM ÜZERİNE
AN INTERVIEW
ON NATION-STATE, DEMOCRACY AND
CIVIL SOCIETY
SBD:
Hocam, Siz yillardir devlet, demokrasi, siyaset, sivil toplum
gibi konular üzerine çalişiyorsunuz, öncelikle ulus-devletle
ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti bağlaminda neler
söyleyebilir siniz?
N.B:
Türkiye
Cumhuriyeti bir ulus devleti olarak kuruldu. Hem dünyanın ya-şadığı
tecrübe, hem de Osmanlı imparatorluğunun yaşadığı macera
yeni kurula-cak olan devletin tayin edici unsurları oldu.
Yıkım geçiren bir imparatorluk, uya-nan milliyetçilikler en
son istinatgâh olarak Türklüğe dayalı bir projeksiyon,
ittihat ve terakkinin eğilimi hesaba katıldığında niçin bir
ulus devlet, bu topraklarda teşekkül ettiğini anlamak mümkün.
Tabiatıyla tarihi şartlar, dinamikler değiştikçe siyasi
formüller, toplumsal ilişkiler, bunların hepsi değişiyor. 19.
yy. devletinin ulus devlet anlayışıyla bugünkü ulus devlet
anlayışı arasında önemli farklılıklar mevcut. Türkiye
Cumhuriyeti ulus devleti de bu değişimden kendi payına düşeni
alıyor. Değişim derken bunun içini doldurmakta fayda var.
19.yy.da ulus devlet tahayyülü milliyetçiliğin temel hedefine
yönelik olarak teşekkül etmişti. Bu temel hedefte devletle
ulusun örtüşmesi diyebileceğimiz her ulusa bir devlet, siyasi
iktidarın bir ulusa ait olması, devletle ulusun örtüşmesi,
millet olma hali ile milliyetçiliği birbirinden ayıran çizgi
de siyasi toplumun bu ortaya çıkış biçimiyle bağlantılı. Ama
yeryüzünde böylesi bir toplum, böylesi bir devlet söz konusu
değil. Homojen, yatay yolları aşıp da kendi vatandaşlarını
toparlamış, eşsiz bir milli kültür etrafında bir araya
getirerek onlarla siyasal iktidarı örtüştürmüş her türlü
yabancı unsuru devre dışı bırakmış, bir siyasi ve toplumsal
yapısı mevcut değil. Bu ulus devlet idealine ulaşmak için
gerek Avrupa’daki devletler, gerekse bir parça Türkiye
Cumhuriyeti bir sosyal antropologun dediği yutma ve kusma
süreçlerinden geçmişlerdir. Yutma asimilasyon olarak ifade
ediliyor. Kusma ise yabancı olan unsurları dışarıya gönderme.
Kusma nüfus mübadeleleri yoluyla yapılıyor malum. Yabancı
olanı dışarıya göndererek daha yerli, dışarıda olanı da kendi
ülkesine getirerek daha kendisinden addettiği bir nüfus
kitlesi oluşturma. Asimilasyon ise modernist bir proje olarak
ulus
İletişim
Prof. Dr. Naci Bostancı
Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Ankara / Türkiye
10
Röportaj: Şahin Gürsoy – İhsan Çapcıoğlu
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
devletin
herkesi, kendisinin dayanağı olarak gördüğü ulusu da
dönüştürmesidir. Çünkü ulus devlet marifetiyle yeni bir ulus
kurulurken, aslında o ulusun tayin edici unsuru da kültürdür,
modern bir kültürdür bu. Geleneksel ve nispeten mahalli olan
unsurları elimine ederek daha genel, daha ulusal çapta yeni
bir kültürün inşasıdır. Bu inşada o topraklarda yer alan
farklı etnik kimliklerin unsurları da alınır ve işin içine
katılır. Ulus devletin ismi bir ulusa ait isimdir ve onun
geleneğinden, geçmişinden bazen bir mitos olarak bazen de
bir realite olarak faydalanır. Ama bir sürekliliğe atıf yapsa
ve kendi anlatısında, tarihindeki eski dönemlerine gönderme
yaparak bir meşruluk oluştursa dahi kurmuş olduğu bütünüyle
yeni bir ulustur ve temelde yeni bir durumla karşı
karşıyayızdır. Bunu esasen 1923te kurulan Türkiye Cumhuriyeti
ulus devletinin tecrübesinden de çıkartabiliriz.
Kendiliğinden Türk olanları kendisi için Türk yapmaya dönük,
onları bir millet şuuru etrafında toparlamaya dönük gerek
eğitim gerek askerlikler daha sonra da kitle iletişim
marifetiyle yürütülen bir çalışma vardır. Bir ölçüde devlet
odaklı ama daha sonra sivil kurumların kuruluşlarının da
katıldığı kitle iletişim araçlarının rol aldığı yeni bir
durum söz konusudur. Bunu anlamak için 1923 Türkiye’sinin
şartlarına bakıp bugünle kıyaslamak gerekir. 1923’te
Anadolu’da tarıma dayalı 13,5 milyon nüfus vardır. Ticaretle
uğraşan azdır, sanayi ve ticaret hemen hemen yok gibidir.
Şehirlerin birbiriyle entegrasyonu söz konusu değildir, pazar
ortaya çıkmamıştır, insanların birbiriyle ilişkileri
zayıftır. Küçük, köy - kasaba arası bir yapı egemendir. Böyle
bir ortamda pazarla ilişkisi sınırlı, şehirle ilişkisi
sınırlı Türkiye genelini tahayyül etmek bakımından elinde
araçlar bulunmayan bir toplumun kendisini bir ulus olarak
hayal etmesi de çok kolay değildir. Ancak yaşanan modernleşme
çerçevesinde ulaşım ve iletişim imkânları arttıkça mahalli ve
kendine gömülü kültürler daha genel bir kültürde, bir ulusal
kültürde buluşmaya başlamışlardır, ama bu ulusal kültürün
tayin edici unsuru da bir ölçüde modernleşme yönündeki
girişimler bir nebze geleneğin modern bir kılıkta yeniden
burada hayat bulması olmuştur. Esasen bu süreçte farklı etnik
kimlikler, mesela, Kürtlere ilişkin unsurlar da bu yeni ulusal
kültürün içinde şu veya bu şekilde yer almıştır. Dolayısıyla
benim asimilasyon, bir ulus devletinin toplumu asimile etmesi
derken kastettiğim Türkleri, Kürtleri ve kim varsa herkesi
modern bir kültürde buluşturma işidir. Esasen köyde yaşayan
tarımla geçinen bir insanla, şehirde yaşayan, ticaret ve
sanayiyle uğraşan veya beyaz yakalı olarak faaliyette bulunan
apartmanda yaşayan, günün hızlı ulaşım ve iletişim
tekniklerini kullanan bir insanın sürekli aynı kültür içinde
nefes aldığını düşünmek çok yanıltıcı olur. Dolayısıyla ulus
devletin değişimini, dönüşümünü de o sosyolojik değişim
üzerinden okumak gerekir. 19.yy.daki ulus devletin hayali
gerçek olmadı, yutma ve kusma neticesinde homojen bir yapı
kurmak, çok çeşitli nedenlerle gerçekleşemedi ve farklı
unsurların, kimliklerin içerdiği bir döneme girildi. Bütün
dünyada kimilerine göre birkaç 10 yıl önce ideolojilerin
üstlenmiş olduğu kurtuluşun mitoslarını şimdi kimlikler
üstlenmiş gözüküyor. Küreselleşmenin bir ayağının da
yerelleşme olduğunu ve yerel kültürlerin bu küresel ölçeğin
içerisinde kendilerini yeniden organize ederek
çıkarttıklarını biliyoruz. Bu sürecin de desteğiyle kimlikler
bir yükseliş yaşıyor. Bu ortamda ulus devletler de kimliklerle
bir şekilde barışmak, onları da entegre etmek, onların
haklarına ve meşruluklarına ilişkin 19.yy. ulus devlet
normlarının ötesinde yeni normlar kabul etmek gibi bir
güzergahta yürüyorlar. Bugün Türkiye’nin farklı kimlikler
karşısındaki pozisyonunu belirlemeye yönelik çabaları aslında
dünyanın her yerinde farklı kültürlere karşı ne yapmak lazım,
ulus devletin formülü ne olmalı sorusu bağlamında düşünülmesi
gereken bir iştir. En homojen ülkelerden biri Almanya’dır, ama
orada da yabancılar gibi bir problemin var olduğunu ve
entegrasyon diye üstüne bastırılarak bir takım siyasetler
geliştirildiğini, Türkler esas
11
Prof. Dr. Naci
Bostancı ile Ulus–Devlet, Demokrasi ve Sivil Toplum Üzerine
BİDDER Sosyal
Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
olmak üzere
farklı unsurlara karşı ne yapmak lazım geldiği üzerine
siyasetçilerin ve entelektüellerin ne kadar kafa yorduğunu
görüyoruz. Sadece bizim meselemiz değil, bütün dünyanın
meselesi. Özellikle bu ulaşım imkânlarının artışı ve büyük
nüfus hareketleri dünyanın her yerinde öyle görünüyor, ki
geleceğe doğru bütün dünyanın balkanlaştığı bir süreç
yaşıyoruz. Balkanların malum küçük bir coğrafyada çok farklı
milletten ve dinden insanların bir arada yaşamasını ifade
eden bir kozmopolit coğrafyayı ifade eder. Dünya
kozmopolitleşiyor, bu süreçte ulus devletler ne yapacak, bu
çok temel bir problem ve bugün Türkiye Cumhuriyeti de bu
probleme cevap arıyor. Hangi yol ve yöntemle hem ulus-devlet
ayakta duracak, hem de kendisini farklı bir biçimde takdim
etmek isteyen kimliklerle bir arada yaşayacaktır. Esasen bu
demokratik açılım denilen şu yaşadığımız güzergah da bununla
bağlantılıdır. Ulus devlet deyince bir başka konu küreselleşme
tartışmaları etrafında karşımıza çıkıyor. Kimileri küresel
süreçlerin artık ulusal devletleri bir şekilde tasfiye
edeceğini düşünüyorlar, ulus devletler yerine daha
mikro-ölçekli kurumlar marifetiyle toplumsal hayatların
süreceği, siyasetin nitelik değiştireceği, ulusal sınırların
bir şekilde esneyeceğini iddia ediyorlar. Bu iddialara karşı
çok ihtiyatlı bakmak lazım. Çünkü küreselleşmenin çok dikkate
değer yanlarından birisi mal ve hizmetlere ilişkin sermayeye
ilişkin, sınırların esnekleştirilmesine yönelik güçlü bir
talep ve güçlü bir gerçekleşme söz konusuyken, aynı ölçekte
insanların dolaşımı sağlanamıyor, emeğin dolaşımına ciddi
kısıtlamalar getiriliyor. Bugün bizimde Avrupa birliği ile
yapmış olduğumuz müzakerelerde temel konulardan birisi bu
serbest dolaşım meselesi; paranız dolaşabilir, üretimleriniz
dolaşabilir, bunun mukabilinde siz de pazarlarınızı açarsınız,
ama insanlığın dolaşımına hayır diyen çok güçlü bir anlayış
var. İnsanları lokalize etmek esasen arkasında şöyle bir
perspektif taşıyor; emeğe ilişkin evrensel standartların
ortaya çıkması küreselleşmeden elde edilen birtakım iktisadi
karları da azaltan bir unsur olur. Şimdi Çin yükselen yıldız
deniliyor: Niçin? Çünkü orada hakikaten Amerikan
standartlarına veyahut Avrupa’nın emek standartlarına göre
hayli sömürülecek bir emek var. Çok ucuza mâletme imkânları
var ve bunu küreselleşmenin diğer ayakları maharetiyle
yüksek kazançlara dönüştürme durumu söz konusu, dolayısıyla
emeğin, insanların lokalize edilmesi küreselleşmenin şu an çok
dikkatli bir şekilde üzerinde durduğu konulardan birisi.
Diğer taraftan bir başka husus şudur. Emeğin lokalize edilmesi
elbette ulus devleti destekleyen bir şeydir, onun sınırlarını
ortadan kaldıran, onun egemenliğine meydan okuyan bir durum
değildir. Bir başka ve çok önemli husus da şudur; siyaset,
pazardaki iktisadi ilişkilerin dışında, başka tür iktisadi
ilişkiler marifetiyle toplumsal dengeyi ve istikrarı
gözetmenin aracıdır. Bütün iktisadi ilişkiler pazara tabi olsa
buradan vahşi bir toplumsal durum ortaya çıkar. 19.yy.da kimi
ultra liberaller bir bakıma sosyal Darvinizm diyebileceğim bir
anlayışla aslında her şeyin kendi tabi macerasında gelişmesi
gerektiğini iddia etmişlerdi. Ama bunun bizim insani
değerlerimizle çelişir bir vahşet ortamı doğuracağına
ilişkin kaygılar son derece haklı ve yerindedir. Bence
iktisadi ilişkilerinde pazar ilişkilerinin dışında siyaset
marifetiyle düzenlenmesi gerekir. Bunu düzenleyecek siyaset
teorisini çok eski zamanlarından beri devlete atfedilen ahlaki
bir ödev vardır. İşte bunu düzeltecek olan devletin
kendisidir, demokratik devlettir. Demokratik devlet halkın
büyük bir çoğunluğunun rızası ve iradesi doğrultusunda
teşekkül etmiş politikalar ve iktidarlar marifetiyle bu
iktisadi ilişkiler ağının diğer tarafında yer alan pazara
tabi olmayan kısmıyla bu düzenleme işini yerine getiriyor.
İşte bu eşsiz görevi dolayısıyla ulus devletin yerine ikame
edebileceğimiz başka herhangi bir siyasi irade, bir siyasi
toplum biçimi söz konusu değildir. Küreselleşmenin herhalde
uluslar arası şirketlerine ihale edilemeyecek bir iştir.
Çünkü çok temel bir ahlaki bir ödevden bahsediyoruz. Ahlak
gibi çok
12
Röportaj: Şahin Gürsoy – İhsan Çapcıoğlu
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
spekülatif bir
konuyu da ahlaki ödev deyip, bunu ulus-devlete ihale ederken,
aynı zamanda halkın iradesine ve onun tayin edici rızasına
dayandırıyoruz. Bu yüzden bu spekülatif niteliğini kaybediyor.
Yani halkın belirlediği bir siyasi iradenin devletin imkânları
ve araçları marifetiyle toplumda istikrarı sağlamaya dönük
iktisadi politikaları uygulayabilme kapasitesinden
bahsediyoruz. Bu çok önemlidir ve çok hayatidir. Türkiye
Cumhuriyeti ulus devletini de bu bağlamda gördüğümüzde burada
ulus devletin her ne kadar kendisine meydan okuyan bir takım
gelişmelerle karşı karşıya olsa da varlığını sürdürmek için
gerekli ve yeterli şartlara sahip olduğu kanaatini
taşıyorum.
SBD:
Ulus-devlet örgüsünün çok tartışıldığıbugün ulus-devlet,
demokrasi, sivil toplum, hak ve özgürlükler gibi birbirine
geçişmiş kavramlar konseptini nasil anlamak gerekir?
N.B:
Demokrasi ve
ulus-devlet arasında çok yakın bir ilişki var. Belki,
ulus-devlet başlangıcının çok da demokrasiye dayandığını
söyleyemeyiz. Çünkü kimilerine göre ulus-devlet öncü bir aydın
entelektüel ve politik kadro marifetiyle ele geçirilen bir
iktidar üzerinden kendiliğinden halkı kendisi için halk haline
getirme projesi olarak zikredilir. Böyle bakıldığında halkın
iradesine ve rızasına bırakılmayan bir geçmişten bahsetmek
mümkündür. Ancak, özetle 20.yy.dan sonra ulus-devletler
meşrutiyetlerini de demokrasiden almaya başlamışlardır.
Burada başka bir demokrasinin kendi tarihine de atıf yapmakta
fayda vardır. Demokrasi ve popülerleşmesi II. Dünya
savaşından sonradır. Ondan önce sınırlı ülkelerde demokrasi
vardır ve esasen zenginlerin rejimi olduğuna dair yaygın bir
kanaat mevcuttur. Dolayısıyla ulus-devlet ve demokrasinin
buluşması bir bakıma son 50–60 yılın işidir diyebiliriz.
Bizim yakın tarihimizde esasen böyle teşekkül etmiştir. Ama
bugün geldiğimiz noktada ulus-devleti ulus devlet yapan en
önemli ölçüt, güven ve itibar unsuru olarak gördüğü ve kendi
meşruluğunun kaynağı olarak telakki ettiği ulusa reşit
insanlar muamelesi yapmasıdır. O reşitliğin en temel
formulasyonu da demokraside saklıdır. Eğer demokrasiyi bir
kenara alırsanız oradan despot bir siyasi irade çıkar, ki bu
despot siyasi iradenin ulus devleti hayali bir ulus, iktidarı
elinde tutan çevrelerin kendini meşrulaştırdıkları muhayyel
bir ulus devlet konsepti haline dönüşür. Sivil toplum
demokrasinin modern zamanlarda en önemli alanıdır. Sivil
toplumdan devlete ve çeşitli çıkar gruplarına mesafeliliği
anlıyoruz. Gücünü ve meşruluğunu buradan alan bir takım
örgütlenmeleri anlıyoruz. Sivil toplum biraz da demokrasinin
çok partili parlamenter rejim diye adlandırılan demokrasiyle
ilişkili ama bütünüyle demokrasiyi açıklamayan yapının
yetersizliğinden kaynaklanıyor. Sivil toplum derken belli
periyotlarla seçim yapıp, sonra bütün işi o temsilciler
üzerine bırakan bir anlayıştan, halkın çeşitli örgütlü
kurumlar marifetiyle sürekli iktidar hallerini güncellediği
yeni bir yapılanmadan bahsediliyor. Sivil toplum bir bakıma
zamanın ruhuna uygun bir şekilde değişen iktidar etme durumuna
da karşılık gelecek şekilde, sivil kesimlerin halkın
örgütlenmesi ve çok çeşitli konulara ilişkin politikalar
geliştirmesi, bunu iktidarla müzakere etmesi ve fikirlerini,
politikalarını realize etmek için birtakım araçları ve
imkânları kullanması olarak anlıyoruz. Dolayısıyla
ulus-devlet, demokrasi ve sivil toplum arasında çok sıkı
bağların ve gittikçe de sıkılaşan bağların olduğunu
söyleyebiliriz. Hak ve özgürlükler demokrasinin ve kendi
kendine yeterliliği olan bir ulusun kaçınılmaz unsurudur.
Hakları ve özgürlükleri olmayan fertlerden mürekkep bir toplum
kendisini gerçekleştirme ve bir takım hedeflere ulaşma
bakımından çok problemli bir toplumdur. Bir bakıma büyük
devletlerin ancak yurttaşları olan devletler olabileceği,
yurttaşlık bilinci olan insanlardan teşekkül edeceğini,
vatandaşların yurttaşlık düzeyine çıkmamış, bir tür tebaa
statüsüne denk düşen bir durumu söz konusuysa buradan ne büyük
bir ulus, ne de büyük bir devlet oluşmayacağına dair çok
parlak sözler vardır. Çok da haklıdır. Hak ve
13
Prof. Dr. Naci Bostancı ile Ulus–Devlet, Demokrasi ve Sivil
Toplum Üzerine
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
özgürlükler
reşit insanlara atıf yapar. Çünkü hak ve özgürlükleri
kullanabilme sorumluluğu olan insanlardan mürekkep bir
toplumdan ve ulustan bahsediyoruz demektir. Reşit insanlar
çok önemlidir. Esasen Atatürk’ün meşhur “Cumhuriyet
Fazilettir” sözünün de karşılığı da budur. Cumhuriyeti fazilet
yapan, Cumhuriyeti oluşturan o insanların iyiyi kötüden ayırt
edebilme yeteneğine sahip insanlar olduğu varsayımıdır. Yoksa
Cumhuriyet niye fazilet olsun? Cumhuriyeti oluşturan her bir
insan reşit insandır. Reşit insandan hak ve özgürlüklere sahip
insanları anlamamız gerekir. Bazen sadece özgürlüklere atıf
yapılır. Hayır, sadece özgürlük terazinin bir kefesi gibidir,
aynı zamanda haklarınızı ve sorumluluklarınızı da
bileceksiniz. Beni özgür kıl diye bir tabirin yanına bu
özgürlüğün kendisine ödevler yüklediğini de her zaman bilen,
bir mef’ul olarak değil bir fail olarak siyasete, toplumsal
hayata katılması gereken bireylerden bahsedildiğini
hatırlamakta fayda var. Bunların hepsi birbirlerini
tamamlıyor, ne demokrasisiz bir ulus devlet, ne sivil
toplumsuz bir demokrasi, ne de hak ve özgürlükleri olmayan bir
ulus düşünebiliriz. Türkiye Cumhuriyetini bu açıdan
değerlendirebiliriz? Tabi Cumhuriyetimizin 86 yıllık bir
tarihi var. Tarihi değerlendirirken adil olmak gerekir. Yakın
tarihe ilişkin biz, birçok spekülasyonlara boğulmuş bir
ülkeyiz. Esasen güncel politik mücadelelerle de bir tür
meşrulaştırıcı olarak tarihe müracaat ederler. Bol bol tarihe
referans gönderirler. Yakın tarih de dâhil olmak üzere tarihi
böyle karşıtlıklar biçiminde kurarız. Tarih karşısında adil
olmak derken şöyle bir söz vardır; tarih için orada
olmayanların şahitliği denir. Orada değiliz, ama ona ilişkin
sanki oradaymışız gibi konuşma durumu vardır. Oysaki tarihten
bahsederken biz bir takım verilerden, vesikalardan hareketle
ve hayal gücünü ortaya koyarak bir şeyden bahsediyoruzdur. Bir
de tarihi şartlara güncel şartlardan kaynaklanan kriterlerle,
tarihi yargılama var. Bunlar hepsi tarihi yöntem üzerine
tartışılan konular. Bunları hep hatırlayarak konuşmak lazım
gerektiği için anlatıyorum.
SBD:
Türkiye Cumhuriyeti başlangiç dönemlerinde demokrasiyi
kurumlaştirmak için şartlar çok olgun muydu? Böyle bir tecrübe
yapilsaydi ne olurdu?
N.B:
Bunları
tartışmak gerekir. Ama olup bitene baktığımızda Cumhuriyetin
ilan edilmesinden önce Cumhuriyet Halk Fıkrasının kurulduğunu
biliyoruz. Cumhuriyet Halk Fıkrasının bütün halkın fıkrası
olarak kurulmuştur. Bunlar tabi çok demokratik düşünceyle
telif edilmesi kolay fikirler değildir. Biz de doğumla
birlikte partiye kayıtlıymış gibi bir durum söz konusudur.
Cumhuriyetin başlangıç yıllarında, savaştan çıkma hali,
ülkenin zayıf durumu, kalkınmanın kolektif bir heyecanla
sağlanabileceği ve devlet asabiyesini, bir tür toplumun motor
gücü gibi görme, ancak bir ve beraber olursak bir nizam ve
disiplin içinde bu süreçten çıkabiliriz düşüncesi vardır.
Savaşlardan çıkma hali malum, Osmanlı son yüz yıl içinde 57
savaşa girmiş ve Cumhuriyeti kuranlar da asker kökenli,
onların da mesleki olarak topluma bakarken o askeriyeden
getirdikleri referanslarla bakmaları, bir disiplin, nizam
içinde toplum tahayyül etmeleri söz konusu. Sonuçta bu durum,
çok demokrasiye izin vermeyen, daha otoriter bir yönetim
ortaya çıkartmıştır. Ama özellikle 1950’li yıllardan sonra
başka bir siyasi partinin iktidarı, özellikle şehirleşme,
sanayileşme, yani sınıfların teşekkülü yavaş yavaş
burjuvazinin yükselişi, Türkiye’de daha çoğulcu bir hem
toplumsal hem siyasi bir yapının zeminini de oluşturdu
diyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti de 1950’lerden sonra daha
çoğulcu bir karakter kazanmak, ulus devletin o dediğimiz
gelişmelerin meydan okumaların neticesinde kendisini
formatlamasıyla bir kırılma yaşadı. 1980’den sonra ise ayrı
bir kırılma yaşandı. Malum, 12 Eylül Türkiye’nin önüne yeni
bir perspektif koydu. Ama 12 Eylül’ü yapanların da hesaba
katmadıkları gelişmeler yaşandı. Türkiye’de mesela rahmetli
Özal, biraz dünyanın genel trendlerine de uygun bir şekilde
14
Röportaj: Şahin Gürsoy – İhsan Çapcıoğlu
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Türkiye’yi
dışarıya açtı. Ama hiçbir ülke sadece dışarıya açılmaz;
dışarıya açılıyorsanız, aynı zamanda kendi içinize de
açılırsınız. Bir bakıma her şeyin ortaya döküldüğü, bir iç
dökmenin yaşandığı, kendi sosyal realitesiyle yüzleşmeye
başladığı bu dışa açılma projesi çerçevesinde Anadolu’nun
hareketlendiği, yeni sınıfların yükseldiği bir Türkiye
karşımıza çıktı. Böyle bir Türkiye’de Cumhuriyetimizin kendi
sosyal realitesiyle yüzleştiği ve böylelikle sabit ve değişmez
bir ulus tasavvurundan öte sürekli güncellenen bir siyaset ve
toplumsal gerçekliğe adım attığını söyleyebiliriz. Renan’ın
milliyetçiliğe ilişkin söylediği bir söz vardır; milliyetçilik
her gün gerçekleşen bir plabister bir durumdur, der. Tabi
bunun için 1980 sonrası ortam da uygundur. Şimdi Türkiye
Cumhuriyeti’nin yine ulus devlet formatında ancak sosyal
realitesiyle yüzleşerek ve oradaki gerçekliklerle barışarak
plabister bir ruhla yoluna devam ettiğini söyleyebiliriz.
Esasen demokrasi, sivil toplum, haklar ve özgürlükler
dediğimizde bu sosyal realiteyle yüzleşmek ve ulus devletin
gerçekliliğini buradan çıkarmak bir zarurettir, bir kaderdir,
kaçınılmaz bir durumdur. Türkiye Cumhuriyeti de bu yolda
ilerliyor diyebiliriz.
SBD:
Siz çağdaş devleti nasil tanimlarsiniz? Size göre demokratik
bir devlet nasil olmalidir ve bu açidan Türkiye
Cumhuriyeti’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
N.B:
Çağdaş devlet
derken kavramlar çok anlam çağrıştırıyor. Rahmetli Cemil Meriç
çağdaş kelimesine ilişkin biraz da öfkeyle bu çağdaş
kelimesini “hangi çağın çağdaşı” diye, onu hayli aşağılar.
Çünkü aynı çağın içinde çok farklı ülkeler, değerler, farklı
yaklaşımlar, farklı dünyalar mevcut. Ama biz çağdaş devlet
derken burada daha ziyade modern dünyanın içinde toplumuyla
barışık, daha demokratik haklar özgürlükler konusunda çok daha
serbest, siyasal süreçlerin şeffaflaştığı ve katılımın mümkün
olan en üst düzeye çıkartıldığı toplumları anlıyoruz. Böyle
bir tanım bize ne söyler, bilemiyorum. Ama mesela, akla hemen
Fransa, Almanya, Amerika, İngiltere gibi modern devletler
geliyor. Ancak bu devletleri telaffuz ettiğimizde, hemen
aklımıza bir takım eleştiriler geliyor. Onların ne ölçüde
haklara ve özgürlüklere yakın olduğu, siyasal ölçülerin ne
kadar şeffaf olduğu, halkın o siyasal süreçte ne ölçüde fail
olduğuna ilişkin birçok tartışmalar söz konusu. Bütün bunları
hatırlayarak konuşuyoruz. Çağdaş devlet, toplumunu reşit ve
fail olarak gören, siyasal iktidarı toplumsal rızadan
çıkartan, meşruluğu toplumsal rıza olan, ama aynı zamanda
insanlığın o evrensel tecrübesi ve birikimi üzerinden temel
haklardan, hürriyetlerden çıkaran devlet yapısıdır.
Demokratik devlet, siyasal iktidarın şüphesiz halkın rızasına
dayandığı, ama çoğunluğun bir tahakküm biçimine dönüşmediği,
demokratik teoride ifade edildiği gibi azınlığında muhalif
olanın da bir gün çoğunlukla iktidar olabilme yollarının açık
olduğu bir devlettir. Malum bütün rejimlerde iktidar vardır
ama muhalefet sadece demokrasilerde vardır denilir. Çok
doğrudur. Demokrasiyi diğer rejimlere nispeten daha öne
çıkartan unsur da muhalefete atfettiği bu önemdir ve iktidar
olabilme kabiliyetine yönelik güçlendirici birtakım
düzenlemeleridir. Yoksa, hakikaten her yerde iktidar var, bu
bakımdan halkın rızası ve buradan teşekkül eden iktidarı
mutlak bir iktidar olarak görmek yanlış olur. Her iktidarın
bir takım sınırlandırmaları olmalıdır. Bu sınır meselesi
mühimdir. O sınırlamalar, demokratik teoride muhalefetin var
olma hakkını, temel haklar ve hürriyetleri farklı fikirlerin
söylenebilme özgürlüğünü içermemelidir. Çağdaş demokratik
devlet derken bu çoğulculuğa, sivil toplumun varlığına, temel
haklar ve özgürlüklere vurgu yaparak çağdaş devlet diyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti özellikle 80’li yıllardan sonra bir modern
devlet olma yolunda çok mesafe kat etmiş bir devlettir. Bir
ulus devlet olduğunu söyledik. Ulus, muhayyel kurgusal bir
kategori olmaktan çıkmış, demokratikleşme ve haklar ve
özgürlükler esasında iktidarın tayin edici unsuru olarak bir
gerçekliğe dönüşmüştür. Bu çok önemlidir. Demokrasinin
tekelleştiğini görüyoruz, bu
15
Prof. Dr. Naci Bostancı ile Ulus–Devlet, Demokrasi ve Sivil
Toplum Üzerine
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
nun en temel
unsuru Türkiye’deki siyasal süreçte halkın önem kazanmasıdır.
Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasi tartışmalar hatırlanacak
olursa seçimle gelmiş iktidarlara karşı güvensizlik, onların
meşruiyetlerinin bir yere kadar olduğu, asıl iktidarın
bürokraside bulunduğuna dair bir takım fikirler, iddialar,
yaklaşımlar, serbestçe bunları ifade etme biçimleri yakın
tarihimizde bol miktarda mevcuttur. Ama şimdi geldiğimiz
noktada, bunların uygun ve kabul edilebilir fikirler
olmadığına dair de güçlü bir eğilim söz konusu. Bunlara
baktığımızda Türkiye’nin o çağdaş demokratik devlet olma,
toplum olma yolunda ilerlediğini söyleyebiliriz. Tabi
demokrasi veya modern devlet olmak sadece bürokraside ve
politik kadroda yahut da, halkın temel haklar ve hürriyetlere
ilişkin yaşadığı gelişmelerde aranması gereken unsurlar
değildir. Bir ülkenin şehirleşmesi, sanayileşmesi, bilim ve
teknolojide gelişmesi, beyaz yakalıların çoğalması, sivil
toplumun güçlenmesi, bütün bunlar çerçevesinde iktisadi
dönüşme çok önemlidir. Köylü bir toplumdan çağdaş bir devlet
olmaz. Köylülüğü geride bırakmış, şehirli olmuş, kasaba da
değil. Kasaba, ara bir kademe, daha çok köylülüğün
parlatıldığı ve bir bakıma yeniden piyasaya sürüldüğü bir
yerdir değerleri itibariyle. Kastettiğim şehirlerdir. Büyük
şehirler, büyük nüfus kitlelerinin bir arada yaşadığı
mekânlar. Türkiye’de metropollerin çoğalışı, burada yeni
ilişkilerin teşekkülü, insanların haklarına ve hürriyetlerine
ilişkin sadece siyasette değil, gündelik hayatta da şehircilik
üzerinden olsun, sanatta olsun, estetikte olsun veya toplumsal
meselelerde olsun, örgütlenebilmesi bunlar mühimdir ve
Türkiye’nin o çağdaş toplum ve devlet olma yolunda geçirdiği
merhaleleri gösteren işaretlerdir. İktisadi dönüşüm derken,
milli gelirin artışı, insanların zenginlemesi, ufuklarının
gelişmesi, dünya hakkında daha fazla fikirlerinin olması
bunlar çok önemlidir. Avrupa’yı bilen insan sayısı herhalde 30
yıl önce çok daha azdı. Bugün daha fazla insan Avrupa’ya,
Amerika’ya gitmiştir, dünyanın çeşitli yerlerini görmüştür, bu
görme önemlidir. Hakikaten dünyayı hayal ederken kim ne
yapıyor, nerede nasıl bir hayat var, tabi hem batıyı,
Avrupa’yı, Amerika’yı görmek, hem de dünyanın geri kalanıyla
ilişki kurmak, bunların çağdaşlaşma bakımından önemli
olduğunu düşünürüm. Türkiye 1980’den sonra bu tür ilişkileri
de çoğullaştırdı, bu da çağdaşlaşma bakımından önemlidir.
SBD:
Hocam, sizce demokratik bir devletin yurttaşlariyla ilişkisi
nasil olmalidir?
N.B:
Yurttaşlarını
reşit insanlar olarak, siyasetin öznesi olarak kabul
etmelidir. Bunu bir devletin kabul etmesi olarak görmek de
yanlış olur, bu devletle toplum arasındaki tabiri caizse
diyalektik bir ilişki içerisinde teşekkül eder. İnsanlar hak
ve hukuk arayışı içinde olurlar. İktidarı temsil eden çevreler
de bunu cevaplarlar, bunu cevaplamak lüzumunu duyarlar. Bazen
zorlanırlar, bazen meşruluğun buradan çıktığını görürler,
dolayısıyla demokratik bir devlette yurttaşlar aslında
ilişkileri tayin etmede daha asli rol sahibi olurlar. Hem
örgütlenmeleriyle, hem de siyasetin, partilerin, çeşitli
örgütlerin çeşitli kademelerinde aldıkları görevi yerine
getirerek bu ilişkinin biçimini tayin ederler. Bilirler ki
haklar, özgürlükler, siyasi süreçlerin şeffaflaşması, hesap
verme, yönetimin böyle yüksek siyaset gibi mahrem alanlarda
yürütülmesi gereken bir iş olmadığı hususu, özgür basın, bütün
bunları hesaba kattıklarında zaten devletin yurttaşlarıyla
ilişkisinin ne olması gerektiği de bu süreçte teşekkül eder.
Dolayısıyla devletin tayine ettiği bir ilişki biçimi değildir.
Aksine vatandaşın tayin ettiği, vatandaş olma sürecindeki
insanların tayin ettiği bir ilişkidir. Tebaadan vatandaşlığa
geçiş, siyasi iktidarların önünü açtığı ve buyurun şimdi
vatandaş olun diye bir durum söz konusu olamaz. Nietsche’nin
meşhur “Özgürlük fetih olarak verilemez, fethedilir” sözü
vardır. Hakikaten insanların vatandaş olması, kendi çaba,
emek, alın teriyle olan bir iştir.
SBD:
Demokratik yapilanmada sivil toplum örgütlenmelerinin önemli
bir yeri var,
16
Röportaj: Şahin Gürsoy – İhsan Çapcıoğlu
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Türk
toplumunun, Türkiye’deki sivil toplum örgütleri ile ilgili
neler söylemek istersiniz?
N.B:
Bizim
tarihimizde çeşitli vakıflar, ahilik teşkilatları, esnaf
teşkilatları, lonca sistemi vardır. Bunları tabi yerli yerinde
değerlendirmek gerekir. Bir imparatorluktan, Osmanlı’dan
bahsediyoruz. Büyük bir nüfus, en parlak dönemlerinde otuz
milyon nüfusa sahip, yaklaşık yirmi milyon kilometre karelik
bir alana ulaşmış büyük bir imparatorluk. Burada toplumun
zamanın şartları içerisinde örgütlü bir toplum olması
anlaşılır bir durumdur. Esnafın örgütlenmesi, lonca sistemi,
ahilik, çeşitli vakıfların ortaya çıkışı vs., bu vakıfların
teşekkülüne ilişkin çeşitli sosyo-ekonomik analizler de söz
konusudur. Malın sahiplenme biçimi, siyasal iktidarların
müsadere hakkı v.s., etrafında teşekkül etmiş olduğu bir
durum olmakla beraber vakfetmek, o toplumsal hayat içerisinde
çok önemli ve çok hayati bir konu. Dolayısıyla geçmişe
baktığımızda, her insan topluluğu, çeşitli problemlere
ilişkin örgütlenme ihtiyacı hisseder. Bizim geçmişimizde de bu
manada zamanın şartları içerisinde iyi örgütlenmelerin
olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’deki sivil toplum
kuruluşlarının örgütlenmesi meselesi ve Türk toplumunun
örgüt kültürü, tabi çok genel sözler söylemek ne ölçüde doğru
olabilir bilemiyorum. Ama yaşadığımız coğrafya, çevremizde
kurmuş olduğumuz muhataralı ilişkiler, sürekli harp-darp hali
ilişkisi içinde olmamız, tabiatın bize karşı çok cömert
olmayışı, bütün bunlar dayanışmayı ve örgütlü bir şekilde
yaşamayı zorunlu kılan unsurlardır. Bir İngiliz tarihçi
medeniyeti ifade ederken, “Medeniyet, tabiatın sorduğu
sorulara insanların verdiği cevaplardır” der. Hakikaten tabiat
ve şartlar her topluma sorular sorar ve onlar da cevaplarlar.
Bu cevaplama biçimlerinden biri de örgütlenmedir. Bizde de o
manada örgütlü bir yapı vardır. Şartların zorladığı ve bizim
cevaplama yöntemi olarak örgütlülüğü esas aldığımız bir yapı.
Ama aynı zamanda bu örgütlülük ilk bakışta çok övgü dolu bir
yapı biçimi olarak anlaşılsa da, bu örgütlülüğün kişisel iş
bitiriciliği dışlayan bir tarafı da vardır. Bana öyle geliyor
ki bizim halkımız, bu coğrafyadaki insanlar o kişisel
etkinlik, kişisel faillik konusunda da hayli başarılılar. İşte
sanayi ticaret odaları, medyaların örgütlenmeleri vs. var
orada, bir tarafta örgütler iş yaparken o örgütler de olsun
veya örgütte olmayan alanda olsun bir takım isimlerin,
kişilerin, karakterlerin, öne çıktığı ve peşlerinden
insanları örgütlü olmayan bir şekilde sürükledikleri, kişisel
dehalarıyla önemli işleri de başardıklarını unutmamak gerekir.
Bizde özellikle 80’lerden sonra demokratikleşme, dışa açılma,
yükselen yeni toplumsal sınıflar, okuryazarların artışı,
üniversitelerin çoğalması, yeni entelektüel kadroların ortaya
çıkması, yeni ekonomik elitler, bunlar örgütlülüğü artırdı.
Yeni dernekler, sendikalar, yeni örgütlenme biçimleri ortaya
çıktı. Biz de sivil topluma ilişkin tartışmalar çok rağbet
gördü, tabi ona yönelik çok eleştiriler olduğunu da unutmamak
lazım, ama bu rağbet görmenin durumu bile, manzarası bile
bize Türk toplumunun örgütlülüğe atfettiği değeri ve buna
adaptasyon kabiliyetini gösteriyor. Sonuç olarak, örgütlü bir
toplumuz ve daha da örgütlü olmaya doğru gidiyoruz şeklinde
bir genelleme yapabiliriz.
SBD:
Bu bağlamda, Türkiye’de etkin olduğu söylenen dini grup
kümeleşmelerini nasıl değerlendirirsiniz?
N.B:
Dini alan
içerisinde çok çeşitli grupları, cemaatleri, tüm bunlar sivil
toplumla ilgili bu bağlamda, dini örgütlenmeleri zamanın ruhu
içinde görmek lazım. Bu örgütlenmelere biraz böyle ironik ve
mesafeli yerden bakanlar, bunların fonksiyonlarını dini
alanda bir ruh terbiyesi ve ibadet ortaklığı olarak görmek
yerine ticari ve medeni bir ortaklık olarak değerlendirirler.
Bir alışveriş ağı, bir evlenme ve akrabalık kurma
örgütlenmesi, ortaya çıkan yeni türden kabileler filan
şeklinde değerlendiren anlayışların olduğunu da hatırlamakta
fayda var. Zamanın ruhu derken de kastettiğim böyle bir şey.
Geleneksellikten modernliğe geçiş, beraberinde insanın
17
Prof. Dr. Naci Bostancı ile Ulus–Devlet, Demokrasi ve Sivil
Toplum Üzerine
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
cevaplaması
gereken birçok problemi ve soruyu gündeme getiriyor.
Doğduğumuz yer farklı, yaşadığımız yer farklı oluyor. Güvenlik
içinde soluk alıp verdiğimiz tıpkı atalarımızın yaşadığı gibi
tekrara dayalı hayatın içinde kendimizi emniyette
hissettiğimiz dünya yıkılıyor. Başka yerlere gidiyoruz ve
orada kendi başımıza bir yabancı olarak ilişkilerin yeniden
kurulması, bunların anlamlarının tayin edilmesi gereken bir
toplumsal durum içinde yaşamak zorunda kalıyoruz. Mesela
metropoller, yurtdışına gitmek böyledir. Bu savrulma, hızlı
taşımacılık, büyük nüfus hareketleri, bu savrulma, geleneksel
anlamların ve güven duygusunu uyandıran ideolojilerin
yıkılması, insanları geleneksel dünyadaki cemaatlerin bir
benzerini yeniden kurmaya sevk ediyor. Dünyanın her tarafında
iki tür cemaatin yükseldiğini görüyoruz. Bir taraftan
milliyetçilik, bir cemaat biçimi olarak yükseliyor, diğer
taraftan da dini gruplar yükseliyor, bir ölçüde de sosyalizm
bir ara yükselmişti. Sosyalizm şimdi bu niteliğini kaybetti,
daha ziyade entelektüel ve toplumsal olayları analiz etmek
için kullanılan analitik bir araç olarak sosyalizm bu yeni
dünyada yerini alıyor. İlginçtir, çok farklı çevrelerde
sosyalist olmadan ondan bu şekilde faydalanabiliyorlar.
Milliyetçilik ve dini örgütlenmeler birincil ilişkileri
tesiste çok önemli bir arka plana sahipler, çok da
benzerdirler aslında. Kendi taraftarlarına ebedilik atfetme,
ruhani bir dayanışma, birimiz hepimiz için diyen bir dil,
insanları kendi çıkarlarını aşkın bir takım tahayyüllerde,
fantezilerde birleştirebilme gücü, bunlara baktığımızda niye
milli ve dini cemaatlerin yükseldiğini daha önce söylediğimiz
modernleşmenin insanları savurması karşısında
anlayabiliyoruz. Türkiye’de de bu manada şehirlerde dini
gruplar, cemaatler bir yükseliş içerisindedir. Kimileri
bunlara salt dini gruplar gibi baksa da modernleşme her şeyi
dönüştürüyor. Bunlar dini algıyı, anlayışı, örgütlenmeyi de
dönüştürüyor. Ve bunlar modern bir grup olarak birçok
nitelikleri itibariyle de sivil toplum örgütleriyle uyuşan
özelliklerle ortaya çıkıyorlar. Geleneksel dünyada cemaatler
daha esnek yapıları olan, daha dine ve ibadete dayalı bir
dünya tasavvuru üzerine örgütlenen yapılardır. Ama modern
dünyada bu tür cemaatlerin aynı zamanda modern hayata
katılma, siyasetten toplumsal hareketlere kadar birçok konuda
rol alma, modern hayatın getirdiği birçok güncel soruyu
cevaplama lüzumu dolayısıyla bu şartlarda onları birer sivil
toplum örgütlenmesine zorluyor. O yüzden bu dini grup
kümeleşmeleri, toplumsal hayatın demokratikleşme süreci
içerisinde haklar ve hürriyetler çerçevesinde modern
kategoriler olarak görmenin faydalı olacağını ve açıklayıcı
olacağını düşünüyorum.
SBD:
Hocam, son dönemlerde çok tartışılan bir konu olan demokratik
açilimi nasil değerlendiriyorsunuz?
N.B:
Türkiye’nin
demokratik açılım meselesi, ulus devlet formülündeki bütün
dünyada yaşanan değişim durumundan kaynaklandı, dünyanın
hiçbir ulus devletinde bütünüyle aynı ulustan teşekkül etmiş
bir ulus ve ona tekabül eden bir devlet bulamıyorsunuz.
Farklılıklar her zaman olacaktır, üstelik bu farklılıklar
sizin ülkenizde olduğu gibi sizin ülkenizin vatandaşlarının
gittiği başka ülkelerde de olacak. Dolayısıyla kendi ülkenizde
bu soruna vermiş olduğunuz cevap başka ülkelerdeki ulus
devletlerinde de sizin vatandaşlarınıza yönelik vereceği
cevabı etkileyen bir diyalektik ilişki doğuracak. Bunları da
hesaba katmak lazımdır. Demokratik açılımı kimileri siyasi
bir indirgemecilikle siyasal iktidarın bir projesi, PKK vs. o
çerçevede düşünebilirler. Bence bu çok dar bir değerlendirme
olur. Mesele Türkiye’nin demokratikleşmede gelmiş olduğu
aşamayla bağlantılıdır. Birincisi, Türkiye’de özetle
seçimlerden sonra siyasi iktidar davulu da tokmağı da kendi
boynunda olan bir siyasi yapı haline gelmiştir. Artık
Türkiye’de siyasi iktidar olmak isteyen çevreler de mahrem bir
takım otoritelere, siyaset için tayin edici yedekte bekleyen
güçlere göz kırpmak, mektup yazmak yerine bu işin ancak
halkla diyo
18
Röportaj: Şahin Gürsoy – İhsan Çapcıoğlu
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
lag kurularak
olabileceğini söylemiştir. 2009 seçimleri bunun güzel bir
örneğidir. Ama bu beraberinde şunu getirir; eğer bir siyasi
iktidar kendi kendine yeterliliği olan ve tüm toplumsal
politik meselelere karşı da bu yeterlilikten kaynaklan
yükümlülükleri olan bir forma kavuşursa o zaman yaşanan
problemlere acilen cevap verme lüzumunu hisseder. Şunu
diyemez; evet, ben siyasi iktidarım, ama tüm problemler beni
aşar, bunlar devletin işleridir, ben bunlara karışamam lüksü
ve kaçış yolu yoktur. Problemleri iktidar çözecektir.
Türkiye’de de bu kimlikler meselesinin bir problem olduğunu
biliyoruz. 1980 öncesinde daha kapalı bir Türkiye vardır;
demokratik açılım çerçevesinde en çok telaffuz edildiği için
Kürt meselesini söyleyeceğim. 1980 öncesinde devrimci doğu
kültür ocakları vardı, burada doğu kelimesi aslında Kürtlüğü
ifade ederdi, ama doğrudan Kürt diyemedikleri için doğulu
derlerdi. Doğulu demek aynı zamanda etnik kimliği ifade eden
sembolik bir adlandırmaydı. O dönemin atmosferini vermesi
açısından da ilginçtir. 1980’den sonra yaşadığımız o
demokratikleşme, haklar ve özgürlükler doğrultusunda
ilerleyiş, ekonomik dışa açılmanın getirdiği politik
entelektüel sonuçlar, ülkemizle yüzleşmemiz bizde ne varsa
onların da ortaya dökülmesine yol açtı. Baktık ki hakikaten
aleviler varmış, üstelik aleviler çok homojen de değilmiş;
belki bu mahrem dünyada Aleviler de kendilerini çok homojen
görüyorlardı. Ama oturup konuşmaya başladığımızda kafamızdaki
kurgularla, toplumsal realitenin farklı yerlerde olduğunu
gördük ki bu iyi bir şeydir. Kendi toplumsal gerçekliğinle
yüzleşme ve bir kolektif kimlik çıkaracaksan, böyle bir
realite üzerine kurman son derece önemlidir. Herkes için
üretici olur, aleviler için de üretici olur, Türkler içinde
Kürtler için de üretici olur. Kürtlük dendiğinde neyi
kastediyoruz kapalı bir toplumda mistik ve muhayyel, bu yüzden
de son derece kışkırtıcı ve ruhani bir kimlik biçimi olarak
görülebilir. Kimileri için insanların ayağı yere değdiğinde,
bunu konuşmaya başladığınızda o sihri, ruhani, rüya gibi olan
kutsal peçesinden sıyrılır ve güncel hayatın içinde bir
gerçekliğe dönüşür. Dolayısıyla Türkiye 1980’den beri böyle
bir gerçekleşme, gerçek durumla yüzleşme ama herkes için
yüzleşme aynı zamanda Alevilerin yüzleşmesi, Kürtlerin
yüzleşmesidir. İşin bir tarafını ihmal edersek hala mitosa
dayalı bir kimlik biçiminden bahsediyoruz demektir, Alevilik
mitosu Kürtlük mitosu Türklük mitosu gibi, böyle bir şey yok.
Demokratik açılım, aynı zamanda bu yüzleşmenin politikaya
problem teşhisine ve burada birtakım çözüm yollarının
aranışına tekabül ediyor. Zaten dikkat edilirse iktidar bu işi
telaffuz ederken bir sürece atıf yaptı ve katılıma çağırdı
tarafları.
SBD:
Burada bir endişe var hocam, bu demokratik açilimla ilgili
kimliklerle, mitoslarla yüzleşme gündeme tekrar daha canli,
daha popüler olarak getirilmesiyle ilgili bir endişe.
Çözülüyor muyuz, kimlikler canlaninca Türk kimliği, ulus
kimliği, ulus devlet çözülüyor mu? Bağ mi kopuyor, bunu nasil
anlamak gerekir?
N.B:
Şimdi buradaki
bağın ne derece sağlam, sahih ve kuşatıcı bir bağ olduğu
meselesi üzerinde durulması gereken bir konudur. Geleneksel
dünyada bu bağın sağlam olduğuna dair o toplumsal realiteden
kaynaklanmayan, ama kamusal alandaki egemen ve bir bakıma
vesayetsiz siyasetin söylediği bir şey vardır. Biz hepimiz
aynı milletin efradıyız ve kopmaz, yitmez bağlarla birbirimize
bağlıyız, gerçekten öyle mi bilmiyoruz. Çünkü kapalı bir
toplumda bunu görebileceğin bir müzakere zemini, bir
karşılaştırma durumu söz konusu değildir. Ama 1980 sonrası
bizi toplumsal gerçeklikle yüzleştirirken aynı zamanda
bağların niteliği ve sahayla da yüzleştirdi. Gördük ki, bu
bağları aslında yeniden güncellemek lazım. Çünkü geçmişe
ilişkin anlatı ve geçmişe ilişkin bağların gücü, kudreti
geçmişte kalmıştı. Değişen hayat şartları, modernlik eğer bir
toplum halinde yaşamaya devam edeceksek yeni sözler etmek ve
o bağları güncellemek gerekliliğini önümüze koydu. Bunu nasıl
güncelleyebiliriz? Bunu tabii ki konuşarak, tartışarak
müzakere ederek
19
Prof. Dr. Naci Bostancı ile Ulus–Devlet, Demokrasi ve Sivil
Toplum Üzerine
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
yapabiliriz.
Farklı çevrelerin siyasi temsilcilerinin ortada olduğu, bir
müzakere zeminin üzerine giderek yapabiliriz. Bunu yapmazsak
asıl o zaman bağlar son derece içten içe yanarak kopar ve herkes
bir tarafa savrulur. Esasen, kimileri demokratik açılım
marifetiyle pandoranın kutusu açıldı, ne güzel birlikte
yaşıyorduk, bakın şimdi kimlikler ayağa kalktı diyorsa çok
yanlıştır. Çünkü kimlikleri ayağa kaldıran demokratikleşme
süreci veya demokratik açılım değil. Kimlikleri ayağa kaldıran,
bütün yaşanan tecrübedir. Onu görmeyerek dünyanın yaşadığı o
sancılı süreci bir kenara koyup paranteze alarak sanki
Türkiye’ye has ve Türkiye’nin dinamiklerinin belirleyici olduğu
bir süreç yaşanıyormuş gibi bir yanılsama söz konusudur.
Demokratik açılımı zorunlu kılan siyasi iktidar falan değildir.
Türkiye’de kim siyasi iktidar olsa bu yolda yürümek zorundadır.
Adını başka türlü koyabilir. Ama kim gelirse gelsin bu yolda
yürümek zorundadır. Modern bir toplumda hem demokratik, reşit
insanlardan bahsedeceksin, hem de sonuna kadar hak ve
özgürlükler diyeceksin, sonra da diyeceksin ki sizin ne
olduğunuzu ben tayin ederim. Bu çok telifi mümkün bir durum
değildir. Dolayısıyla siz insanların özgürleştiği ve kendi
siyasetlerini, kendi kimliklerini, anlamlarını yeniden tayin
etme lüzumunu hissettikleri bir zeminde ortaklıkları
güncellemek için herkesi katacağınız bir tartışma konuşma
herkesi entegre edeceğiniz bir siyaset inşa etmek
durumundasınız. Bu açıdan demokratik açılım kesinlikle bir
zaruretten kaynaklanmıştır ve Ak Partiyi aşkın bir durumdur.
Bugün MHP de iktidar olsa, CHP de iktidar olsa kanaatim bu yolda
gidecekleridir. Niçin? Elbette iktidar olan bir MHP, bir CHP
farklı olacaktır. İktidar herkesi farklılaştırır. Sadece taç
giyen başka olur anlamında demiyorum. İktidar olduğunuzda
ilişkili olduğunuz bir toplumsal çevre vardır. Türkiye’de
iktidarları tayin eden o yükselen sınıflarla işbirliği ederek
onların akıllarıyla, problem çözme yöntemleriyle buluşarak
iktidar olursunuz. Yoksa iktidar havadan gelmez. İktidar
çeşitli toplumsal çevreleri kendi içinize katarak onların
aklını, yaklaşımını, siyasetini katarak yaparsınız. Partiler
toplumla uzlaşarak iktidarlar olurlar ve uzlaştığınızda da
kendinizi demokratik açılımın kucağında bulursunuz. Bu sürece
katkı yapmak gerekir. Bu süreç tabii ki problemli bir süreçtir,
tabii ki insanlar, çeşitli çevreler kaçıp gitmekle, birlikte
olmak arasında gidip gelirler. Ümit ve korku dolu bir süreçtir.
Ama bu muhataralı süreçten geçmeden, bu badireyi yaşamadan biz
yeniden inşa edemeyiz. Bunların üstüne örterek veya sürekli
kaçınarak ne demokratikleşebiliriz, ne de hak ve özgürlüklerine
sahip bir vatandaş kitlesine sahip olabiliriz. Demokratik açılım
bütün bunları yarattı demek bence çok siyasi ve Türkiye’yi
analiz etmekten uzak çok dar bir anlayış. Ve bu işi sadece ak
parti ve siyasi iktidara indirgemek çok yanlış. Türkiye
toplumunun değişimine ilişkin bir analiz bizi buraya
götürecektir.
SBD:
Hocam bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz.
N.B:
Ben teşekkür ederimn
|
|