|
Bidder -
Sosyal
Bilimleri Dergisi Yıl 2010 Sayı 1
DİN VE DEVLET1
RELIGION AND STATE
Hiç kimse gerçekten din veya devletin kaynağını bilmez.
Bununla birlikte eğer “din” ve “devlet” etiketlerine müracaat
edilecekse şu an taşımaları gereken her bir özellik hakkında
mantıklı bir şekilde düşünülebilir. En azından mesela tüm
dinler insanın ırkının üzerinde bir gücü veya güçleri içeren
bir inanç sistemine –doktrin- sahip olmalıdır ve tüm dinler bu
güç(lere) yönelik olarak düzenlenmiş bir dizi davranış –ritüel-
oluşturmalıdır. Birçok inanç ve davranış dizisi varken,
doktrinsiz ve ritüelsiz olan hiçbirisine muhtemelen din
denilemez.
Benzer bir düşünce çeşidi, devlet kavramının temelini
oluşturur. Bir dizi göreve “devlet” etiketini uygulamadan
önce, belli özellikler olmalıdır: Şiddeti kontrol etme, ülke
bütünlüğünü muhafaza etme, mülk aktarımını düzenleme ve
ekonomiyi düzenleme metotları. Devlet çoğunlukla bundan daha
fazla şey yapabilir fakat eğer bunları yapmazsa, sonuca
devlet demek mümkün olmaz (Poscibil 1971).
Bu iki kısa taslaktan dolayı, dinin ve devletin niçin
doğaları gereği bağlantılı olduğu açıktır. Tüm dinler, bu
hayatın nasıl yaşanacağının bir bilgisine sahiptir. Bu,
takipçilerinin dünyadan mümkün olduğunca fazla kaçmasını
isteyen öbür uhrevi dinler için doğru iken dünyayla meşgul
olmayı kabul eden dünyevi denilen dinler için de doğrudur. Ve
tüm devletler, bu hayatı kontrol etmeye yatırım yapar.
Bununla birlikte, din ve devlet arasındaki ilişkinin aşırı
derecede farklılık göstermesi de doğrudur.
Bu çeşitlilik, büyük sosyolojik ilgiden kaynaklı iki şekle
girmektedir. Birinci şekilde, çeşitlilik dinin hakim olduğu
teokrasi alanından (Ayetullahların sadece dini liderler
olarak değil aynı zamanda politik liderler olarak hizmet
ettiği bazı Orta Doğu ülkelerinde olduğu gibi) tüm dini olan
şeylerin kökünü kazımaya çalışan seküler devlete (Komünist
Rusya veya Çin örneğinde olduğu gibi) her alanın göreceli
gücüyle ilgilidir.
1 Bu makale, “Religion and the State” adıyla The Oxford
Handbook of the Sociology of Religion, Oxford University Press,
USA, 2009, s. 391-417’de yayınlanmıştır.
İletişim
Arş. Gör. Tuğrul Yürük
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ankara / Türkiye
Din ve Devlet
99
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
İkinci değişim farklı bir usuldür; o, din ve devlet arasındaki
uygun olduğu düşünülen ilişki derecesi ile ilgili olmak
zorundadır. Diğer bölümlerde göreceğimiz gibi, modern dönemde
din ve devlet arasındaki ilişkideki değişmeler, ilk değişim
türüyle –daha büyük güç hangisi?-bu ikinci değişim türünden
ziyade– ilişki ne olmalı?- daha fazla ilgilidir.
Dinler ve devlet sadece düşünce değil, insanlar tarafından
yerine getirilen bir grup görevidir. Onlar, yukarıda tanımları
verildiği üzere, bir toplumun sosyal gerçekliğini düzenlemeye
ve biçimlendirmeye hizmet eden bir dizi kavramlar ve
pratiklerdir (Casanova 1994: 15). Bundan başka, en erken
bilinen deliller üzerinde düşünülürken şunlar öne sürülebilir:
Göçebe veya yerleşik toplumlarda, insanlar, moda çerçevesinde
çoğalırlar ve çocuk sahibi olurlar. Bu yüzden otorite
örnekleri, hem ailelerde hem de ailelerin bir araya gelmesinde
ortaya çıkar. Bu otorite, mesela fiziki güce, yaşa, soya veya
bir takım kahramanca başarıya dayalıdır. Eğer, bu politik
otorite, düzenli bir sosyal etkileşim içerisinde nüfus
tarafından geniş bir şekilde kabul edilirse, o zaman otorite,
“meşru” olur, bir çeşit istikrar sağlanır ve bir “devlet”in
ortaya çıktığı söylenebilir.
Aynı zamanda henüz cevaplanmamış belirli sorular ortaya
çıkar. Belki de bu soruların en önemlisi; insanın, hayatın ve
ölümün, dünyanın, cennetin, felaketlerin ve beklenmedik iyi
talihin yaratılışıyla ilgilidir. İnsanlar, daha bilgili
kişilerde bu sorulara cevaplar arar ve burada, bu inançları
çevreleyen uygun davranışla ilgili kuralların eşlik ettiği
daha fazla veya daha az mantıklı bir dizi inanç ortaya çıkar.
Ortaya çıkan yasal politik otoriteye benzer bir şekilde,
burada bir dini otorite örneği ortaya çıkar.
Bu iki otorite örneğinin ilişkili olması kaçınılmazdır.
Tarihi Bağlam
Tarih kaydedilirken medeniyetler, imparatorluklar kurdu;
atların evcilleştirilmesi, metal silahlar ve dünya nüfusunu
şehirleştirmesine izin veren çok daha başka gelişmeler
tarafından mümkün kılınan gelişmiş yönetme biçimlerine sahip
büyük bölgesel üniteler!
İmparatorlukların yaratılması, bugün bildiğimiz dünya
dinlerinin doğuşuna rastgeldi. Hinduizm’in M.Ö. 1500 civarında
ortaya çıkışı, Judaizm (M.Ö. 1000), Budizm (M.Ö. 600),
Konfüçyanizm (M.Ö. 500), Hıristiyanlık (ilk yüzyıl) ve İslam
(7. 77.) tarafından izlendi. İki milenyumdan daha az bir
sürede, dünya nüfusunun çoğu sadece politik
imparatorluklarla değil aynı zamanda dini imparatorluklarla
yüz yüze gelmekteydi. Krallar, papayla Çarlar
metropolitenlerle, Sezarlar hahamlarla kavga ettiler. Barışçı
bir şekilde bir arada var olma isteği, şu anda olabilirdi
fakat yukarıda açıklanan sebepler nedeniyle, tam devlet ve
din ayrımı mümkün olmadı.
Yerimiz, dünya dinlerinin her birisinin devletle nasıl
ilgisinin olduğunun detaylı bir tartışmasına izin vermez,
fakat Max Weber, (1954 [1925]) başlangıç noktası olarak
yardımcı bir şema sağladı. Tüm dinler, onun dediğine göre,
insanların bu dünyada nasıl yaşayabileceğini gösterir. Sonuç,
iki kaçınılmaz meselenin cevaplarına bağlıdır:
1. İnsanlar maddeciliği kabul etmeli mi yoksa bundan
kaçınmalı mı?
2. İkincisi, insanlar, birtakım idealle uyumlu olması için
onu şekillendirerek dünyayı düzeltmeye çalışmalı mı veya
onlar bu dünyayı buldukları gibi mi kabul etmeli mi?
Dünyevilikten kaçınma ve dünyeviliği kabul, din ve devlet
arasındaki çatışmayı azaltan pasif, apolitik bir görünüm
üretmeye meyillidir. Dünyeviliği kabul etme ve dünyanın nasıl
düzelebileceğine dair bir görüşün birle
Phillip E. Hammond & David W. Machacek
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
100
şimi; aksine, din ve devlet arasındaki çarpışmayı doğurur. Bu
planda Hinduizm, Budizm ve Konfüçyanizm, göreceli bir şekilde
barışçı din-devlet ilişkilerine sahipken Judaizm,
Hristiyanlık ve İslam, göreceli olarak gergin din devlet
ilişkilerine sahiptir.
Bunlar elbette büyük genellemeler fakat özellikle
imparatorlukların ulus devletlere dönüştüğü modern döneme
geldiğimize onlar, din devlet ilişkilerinin tarihini
anlamamıza yardım eder.
Din ve devletin işbirliği içerisinde olduğu Sezaropapizm
olarak adlandırılan örnekte olduğu gibi karşılıklı memnuniyete
dayanan bir ilişki kurmak hem imparatorluk yöneticilerinin
hem de dini otoritelerin ilgisini çekmiştir. Bu düzenleme,
bir hükümet tarafından yetkilendirilmiş ve kurulmuş bir din ve
din tarafından onaylanmış bir hükümet gerektirir. Kısmen en
azından Batı Avrupa’da 16. yüzyılda Protestan Reformasyonu
denen dini isyanla birlikte vuku bulduğu için Milliyetçi
hararetin ortaya çıkması, bu düzenlemeyi aksattı. Bizzat
Reformasyon, Aydınlanmaya tekabül eden entelektüel heyecana
yerleşmişti. Açıkçası, bu heyecan hem devletler hem de dinler
üzerine büyük etkiye sahipti.
Ulus devletler, büyüklük, güç ve sömürgeleştirmeye meyil
açısından çeşitlilik gösterir. Bu yüzden Büyük Britanya,
Fransa, Almanya, Hollanda, Rusya, Belçika, İspanya, Portekiz
ve İtalya, dünyanın tüm bölgelerine çoğunlukla ekonomik
sebepler aynı zamanda da dini ve kültürel sömürgeleştirme
nedeniyle yayıldı. Mesela İspanya ve Portekiz, Latin
Amerika’nın hepsini ele geçirdi ve ordularıyla kurulu (zaten
var olan) kiliselere, Roma Katolik Kilisesine de geldiler.
İspanya, Güney Pasifik’teki Filipinler’i de fethetti, böylece
Katolikliği buraya da yerleştirdi. Büyük Britanya, uzaklara
en fazla uzanan koloni setini kurdu –Kuzey Amerika, Asya ve
Afrika. Öyle ki Britanya’nın Sabit (Kurulmuş) Kilisesinin,
Anglikanizm’den etkilenen tüm bu Britanya İmparatorluğu
kolonilerinin üzerinde güneş hiç batmaz deniliyordu. Moda
olduğu üzere; Hollanda, reforme edilmiş geleneğini, Rusya
Ortodoks geleneğini vs. dışladı.
İngiliz Kilisesi’ndeki muhalifler tarafından
“sömürgeleştirilmiş olan Amerika, on dokuzuncu yüzyıl
sonlarında bağımsızlığını kazandığında alışılmış “sabit
(kurulmuş)” haline sahip değildi. Dünyanın çevresindeki
diğer koloniler, on dokuzuncu yüzyılda bağımsızlık aramaya
başladı. Bu çabalar, yirminci yüzyılın başlarında Latin
Amerika’da büyük oranda başarılıydı fakat Asya ve Afrika’daki
kolonilerin çoğunun bağımsızlık araması ve elde etmesi İkinci
Dünya Savaşını takip eden on yıllar dönemine rastlar. Birçok
yeni ulus devlet varlık elde etti ve görevlerinden biri,
kuruluşlarını oluşturdukları sırada dine dayalı devlet
politikasını seçmekti.
Din-Devlet İlişkilerinde Değişimler
Kısmen yeni uluslar ortaya çıktığı ve teşkilatları
tasarlanırken birçok ödünç almalar yaşandığı için, dünyanın
birçok oluşumunun (yapılanmasının) çok fazla noktası olduğunu
not etmekte fayda var. İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan
bu uluslar, bunu küreselleşmeyle karakterize edilen bir çağda
gerçekleştirdiler ve global ticaret ve politikaya katılım,
meşruiyetlerini gerçekleştirmek için bu devletlerin sadece
içte değil aynı zamanda dışta da belirli uluslar arası
normlara uymalarını gerektirdi. Bunun için çoğu kurumlar bir
önsöze, çeşitli idari bölümler ve onların görevlerinin bir
tanımlanmasına sahipti ve çoğu vatandaşların haklarının ve
görevlerinin bir listesini içermekteydi.
Aynı zamanda, bu kurumların din ve diğer kültürel
uygulamalarının işleyişinde sapma veya artış bile devam
edebilir. Özellikle sömürgeci idare altında kültürel
farklılıklarını susturmaları gereken uluslar arasında
böyleydi fakat şimdi ulusal kimliğin bir temeli olarak daha
eski kültürel kimlikler yeniden talep edilebilir.
101
Din ve Devlet
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Burada bugün dünyada var olan din devlet ilişkilerinin
çeşitli birtakım örneklerini incelemekteyiz. Bu görev 2003’te
yayımlanan bir kitapla, Crossing the Gods: World
Religions and Worldly Politics, daha kolay hale geldi.
Demerath, esasen 40 farklı durumdaki din devlet ilişkilerini
analiz etmiştir. Burada birtakım temel farklılıklarını
örneklemek için sadece özet bir taslak vermekteyiz.
Brezilya ve Polonya
Bir bütün olarak Latin Amerika’nın Roman Katolik olduğu
söylenebilirken ve Katoliklik kesin olarak tarihsel bir
şekilde kurulmuşken üç faktör Brezilya’daki değişime neden
olmaktadır. Birincisi, elit bir rejimle ortak bir gaye yaratan
Katolik geleneğe daha az zengin ve daha faal Evanjelik
Protestan hareket tarafından meydan okunmaktadır. Demograflar
şimdi nüfusunun % 20’si kadarının Protestan olduğunu tahmin
etmektedir.
İkincisi, İkinci Vatikan Konsili’nde ortaya çıkan Kurtuluş
Teolojisi, fakir ve kırsal sınıflarla karar verici gücü
paylaşmayı hedefleyerek politik ve ekonomik sınıf yapısına
meydan okudu. Bazı Brezilyalı Piskoposlar, Papazlar ve
Rahibeler, bu çabaya katıldılar ve böyle yaparak baskıcı
ulusal güvenlik durumun demokratik duruma geçişinde çok
önemli bir rol oynadılar. Bununla birlikte Casanova’nın işaret
ettiği gibi, “demokrasiye başarılı geçiş ve politik toplumun
kurumlaşmasının meydana gelmesi, Katolikliğin zorla göreceli
olarak özelleştirilmesine neden olmaktadır” (1994: 133).
Politik toplumun kurulması ve sağlamlaştırılması ile otoriter
devletin aksine “halkın” sesi olarak kilisenin önemli rolü,
zorunlu bir şekilde azaldı. Papa II. John Paul’ün ve şimdi
Papa II. Benedict’in hakimiyetindeki politik mücadeleye karşı
azalan istek, bu özelleştirme örneğinin devam edeceğini akla
getirmektedir.
Polonya’daki Katoliklik, şiddetli bir şekilde milliyetçidir
ve kilise Sovyetler Birliği çökene kadar Sovyet idarecilerine
karşı muhalefetin yolu olarak hizmet etti. Papa II. Jean
Paul, bir Polonyalıydı ve papalığı müddetince memleketini
ziyaret etti. Bu hiç şüphesiz Polonyalı haçlı seferine enerji
verdi ancak insanların ulusal kiliseleri aracılığıyla ifade
ettikleri dayanışmanın niyetlerini (amaçlarını) besleyip güç
verdiği de açıktır.
Komünizmin çökmesiyle Polonya, politik ve ekonomik
liberalleşmede Merkez ve Doğu Avrupa Milletleri arasında bir
lider olarak ortaya çıktı. Süreçte Brezilya’da olduğu gibi,
kilise, genel politik statüsüne, sonucu hala belirsiz meydan
okumalarla karşılaştı. Bir taraftan “çoğulculuğa ve normların,
değerlerin, ilgilerin heterojenliği ve hayat formlarına
dayalı özerk sivil toplum”un organizasyonu yönünde hareket
vardır; diğer taraftan kilise ulusun koruyucusu rolünden
vazgeçmeye gönülsüz olmaktadır (Casanova 1994: 109). Kilise,
2005 ve 2006’da gücü ele geçiren muhafazakar Kaczynski
ikizlerinden destek buldu ve “Katolik ve ulusal değerlerin
kürtaj ve eşcinsel hakları gibi konularda aşırı hoşgörülü
liberalizmden baskın olduğu varsayımına” ve “anayasal
normların geleneksel değerleri ve çoğunluk duygusunu gölgede
bıraktığı düşüncesinin” güvenilmez olduğuna dayanan politik
bir program üretti (Rupnik 2007: 13).
İki İslami Toplum: Endonezya ve Mısır
Judaizm ve Hristiyanlık ile birlikte İslam, metni belli bir
yolla değerlendirildiğinde “fundemantalizm”in artışına neden
olabilen bir “Kitap” dinidir. Fundemantalizmin bir boyutu
Endonezya ve Mısır’ın farklılaşmalarıdır. Diğer boyut, İslami
fundemantalizmin aradığı ve/veya tuttuğu gücün derecesidir.
Mesela Endonezya, aynı anda dünyanın en büyük Müslüman
nüfusuna ve dini bir şekilde çoğulcu nüfusa sahiptir. Bu
düalizm şüphesiz, devlet ve din arasındaki ilişkileri
yumuşatmaktadır. 1945’te tesis edilen pancasila adlı sadakat
sözü (yemini) de aynı şeyi yapar. Birleştirilmiş bir ideolojik
şemsiye olarak tasarlanan yemin beş prensibe sahiptir: Tek
tanıya inanmak, milli birlik, rehberlik demokrasisi, sosyal
adalet ve hümaniterlik.
102
Phillip E. Hammond & David W. Machacek
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Mısır da sekülerizm ve dini heyecan arasında kaygılandırıcı
bir barış yaşamaktadır. Mısır 1954’te General Gamal Abdul
Nasser iktidara geldiğinde İngiliz idaresinden bağımsızlığını
elde etti. Mısır’ın nüfusunun % 90’ı Müslüman olmasına rağmen
Nasser, bir sekülaristti ve sosyalizmi teşvik etmekteydi, aynı
zamanda o, İhvan-ı Müslimin’den (MB), yirminci yüzyıl İslami
ilk radikal politik hareketlerden biri, şüphe duymaktaydı.
Nasser, İhvan-ı Müslimin’in üst liderlerinden çoğunu hapsetti.
Nasser 1970’de öldü ve Anwar Sadat halefi oldu. Amerika
başkanı Jimmy Car’ın yardımıyla, Sadat ve İsrail başbakanı
Menachem Begin, Camp David Anlaşmalarını imzaladı ve Mısır,
yirmi yıl önce Altı Gün Savaşında İsrail’e kaybettiği
toprağını yeniden elde etti. Sadat ve Begin Nobel Barış
Ödülünü ve hayli uluslar arası alkışı paylaştı fakat
Anlaşmalarının iki yılı içerisinde küçük bir Müslüman
terörist grup Sadat’a suikast düzenledi.
1981’de Hosni Mubarek Mısır’ın devlet başkanı oldu. O, hem
sekülerist hem de aşırı dincileri –en azından oylarını
toplamaya yetecek kadar- memnun eden görünüşte politik bir
çark kurdu.
Çin
Çin, diğer herhangi resmi din üyelerinden daha fazla Budist’e
sahip olduğu için sıklıkla Japon, Tayland hatta Hindistan’la
gruplandırılmıştır. Fakat Çin birçok Taoist, Konfüçyanist,
Katolik, Protestan ve Müslüman’a sahiptir. 1949’dan beri
resmi bir şekilde seküler ve ateist olan bir toplumdur. O
zaman birisi burada sözü edilenin komünizmle yönetilen hükümet
ile tüm dinler arasında ilişki olduğunu söyleyebilir.
Bununla birlikte, bu ifade, yanıltabilir. Taoizm ve
Konfüçyanizm, Çin kültüründe çok derin bir şekilde yer
edinmiştir ki bastırılmaları düşünülemez. Onlar halk
dinleridir. Konfüçyanizm ile aynı zamanda Çin’e gelen Budizm,
bir halk dini için tipik olandan daha fazla “organizasyon”a
sahiptir, fakat hala İslam’dan ( sekizinci yüzyılda gelen),
Katoliklikten (on altıncı yüzyıl) veya Protestanlıktan (on
dokuzuncu yüzyıl ortası) daha az resmidir. Tüm dinlerin baskı
altında olması, 1949’dan sonra güdülen bir politikaydı, fakat
Mao’nun 1976’da ölümü bu politikanın biraz gevşemesine neden
oldu. Gerçekten, 1982 anayasası, “dini inanç özgürlüğü”
sağladı ve “devletin yasal dini aktiviteleri koruma”sına
işaret etmektedir. Bununla birlikte, meşruluk, sadece beş
dini –Taoizm, Budizm, İslam, Katoliklik ve Protestanlık-
tanıyan ve gözünü onlardan ayırmayan devlet tarafından
tanımlanmaktadır.
Büyük Britanya ve Amerika
Büyük Britanya’daki mevcut din-devlet durumu, VIII. Henry’nin
Vatikan’ın eşinden ayrılıp Anne Boleyn ile evlenmesine izin
vermemesi nedeniyle İngiltere’de kendisini Kilisenin Başı
ilan etmesi kararıyla başlar. Bu işaret, 1559’da tasdik edildi
ve “İngiliz Kilisesi”, Kurulmuş İngiliz Kilisesi oldu. Bugün
bu kilise, Britanya’nın geri kalan kısmının değil sadece
İngiltere’nin kurulmuş kilisesidir. Mesela İskoç Kilisesi,
Presbiteryen’dir. Galler, 1920’de kilisesinin devletle
ilişkisini kesti. Böylece İngiliz kilisesi sağlamlaştırılmış
oldu; bununla birlikte bir süre için İngiltere’deki Roman
Katoliklerine hain olarak muamele edildi ve papazları
öldürüldü.
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, dini özgürlük
genişledi ve Büyük Britanya’daki günlük dini hayat çoğulcu
Amerika’ya benzerken Anglikan kuruluşunun durumunun kesin
açık işaretleri yerlerini korudu. Mesela kral, İngiliz
Kilisesinin bir üyesi olmalıdır ve Canterbury ve York
başpiskoposu otomatik olarak Lordlar kamarasında koltuk
sahibidir. Din eğitimi, Büyük Britanya kamu okullarında
zorunludur ve dünya dinleri hakkında öğretmek için çaba
gösterilirken, Anglikan düşüncesi ve uygulaması hala
yankılanmaktadır.
103
Din ve Devlet
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Çeşitli dinleri kabul ve tolerans yönünde değişim için büyük
bir güç, İngiliz İmparatorluğunun parçalanmasıyla ortaya
çıktı. Herhangi eski bir koloninin vatandaşları, Büyük
Britanya’ya göçmekte serbestti ve Hintli, Pakistanlı,
Karayipli ve diğer yerlerden vatandaşlar akın etmekteydi.
Böyle insanlar, sadece dinlerini değil aynı zamanda beslenme
ve giyim kuşam adetlerini de getirdiler. Örneklemek için,
birçok Hintli başlık gerektiren elbise yasasının olduğu ulaşım
sisteminde memur olarak iş buldu. Yasal mücadele, türbanın
başlıkla yer değiştirmesini takip etti. Hindu ve Müslüman
ebeveynler devlet okulu kafeteryasında sunulan bazı
yiyecekleri reddettiler. Uzlaşma başarılı olmak zorundaydı.
Amerika vakasında göreceğimiz gibi bu tür tartışmalar,
alışılmamış bir şekilde “dini” idi. Üniformalar, çoğu işte
gelenekseldir fakat onlar, yabancı göçü onları bu hale
getirene kadar tartışmalı değildir. Ebeveynler, yasak
yiyeceğin sunulduğu okullara çocuklarını göndermelerini
gerektiren anayasa maddesine kadar, çocuklarının öğle
diyetini protesto etmez.
Bu kadar büyük problemler olabilir, Hinduizm, İslam vs. gibi
dinler hakkında çoğu İngiliz halkı tarafından genel bir kabul
olduğu gözükmektedir. Birleşme Kilisesi veya Scientoloji
Kilisesi gibi sözde Yeni Dini Hareketler, durumunda böyle
değildir. Bu gibi perspektiflerin “dini” durumu mahkemelere
gidecek şekilde tartışmalıdır.
Eğer, bu örneklerde biraz sakinleşme gerçekleşirse –bu
problemlere sahip çoğu öğrencinin kabul edeceği gibi – bu,
Büyük Britanya’nın 1980’den beri radikal politik hak ve
radikal evanjelik halkın güçler arasına katıldığı (Hammond,
Machacek ve Mazur 2004) Amerikan tecrübesine sahip
olmamasından olabilir. “Ahlaki” nedenlerin tüm türleri
üzerindeki bu işbirliği, Amerika’daki Cumhuriyetçi Partiyi ele
geçirmektedir fakat bu seviyede hiçbir şey Büyük Britanya’da
gözükmemektedir.
Büyük Britanya ve Amerika arasındaki kilise-devlet
farklılıklarındaki ilk faktör işte budur. İngiltere belki de
Noncoformist geleneklerin en güçlüsü olan Evanjelik geleneğe
hatta şu anda sahiptir, fakat Anglikanizm’den bir parça
içerir. Bununla birlikte genellikle, 1970’lerden beri
Amerika’da çok açık bir şekilde olduğu gibi İngiltere’deki
Evanjelikalizm, siyasetten daha çok teolojik doktrin ve
ibadet stilleri ile daha fazla ilgilidir.
Bunun aksine ikinci bir faktör, iki ülkedeki dindarların
seviyelerinde bulunur. 1970’den 1985’e, İngiliz kilisesine
üyelikte % 20 azalma vardır. Bu, % 30 Roman Katolik ve % 16
Metodist, Presbiteryan veya Baptist’e nazaran kilise
üyelerinin sadece % 39’unun Anglikan olduğu manasına geldi.
“Kurulu” İngiliz Kilisesinin azınlık pozisyonu çok bellidir (Lamont
1989: 175). Dini toleransa yönelik sivil hak yaygın ve dini
iştiyakın ateşi düşük olduğunda, din ve devlet arasında makul
bir şekilde yumuşak bir ilişki beklenebilir.
Amerika’yı oluşturan toplum, İngiltere’nin kolonilerinden
birisiydi fakat diğer İngiliz kolonilerinden farklı olarak,
onun orijinal “kurucuları”, İngiliz Kilisesi muhalifleriydi.
Ayrıca, Püritenler, İngiliz Anglikanlar’ın olduğu kadar
Quaker’ların, Presbiteryenler’in, Baptistler’in, Hollandalı ve
Alman Protestanlar’ın ve Yahudiler’in dahil olduğu diğer
göçmenler tarafından çok geçmeden takip edildiler. Bu yüzden
tek bir kurulu kilise, düşünülemezdi. Bunun yerine, Amerika
kolonilerinde kurulu din diye kabul edilen şey, çocuklara iyi
vatandaşlığın ahlaki hassasiyet gerektirdiği inancını
öğretmek için her kasabada bir rahibe ödenecek vergi parası
idi. Bağımsızlıktan sonra bir anayasa yazmaya başlandığı zaman
dinin bahsi sadece madde 6’da gözüktü: “hiçbir dini test
Birleşik Devletlerin hakimiyetindeki kamu güveni ofisi için
bir özellik olarak gerekmeyecektir”. Hukuk Beyannamesinin
ekiyle, ilk düzeltme şöyle oldu: “Kongre, bir din kurmakla
ilgili hiçbir yasa yapmayacaktır veya bu nedenle serbest
uygulamayı yasaklamak için kanun
104
Phillip E. Hammond & David W. Machacek
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
yapmayacaktır”. Bu metinler, amacın sadece Avrupa’da yaygın
olduğu gibi kurumsal bir kilise türünü yasaklamak olmadığını;
daha cesurca, bireysel vicdanın kutsallığını garanti etmek
olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Onların ilk hedefine, büyük oranda ulaşıldı; hiç “ulusal”
kilise yoktu ve “kesilip budanmış” kuruluşlarını eyaletlere
getiren koloniler, 19. yüzyılın başlarında onları ortadan
kaldırdı. Serbest uygulama maddesi, farklı bir kaderle
karşılaştı çünkü 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılda,
Amerikalılar kendilerini bir Protestan Hıristiyan ulusu olarak
tasavvur ettiler (Hammond, Machacek, and Mazur 2004).
Katolikler, Yahudiler ve “diğerleri” sosyal hayatta Protestan
otoritesinin ahlaki kodlarına uydukları ve bunları kabul
ettikleri müddetçe tolere edildi. Amerika Yüksek Mahkemesinin
vicdani ret statüsüne “saf bir şekilde ahlaki bir amentüye
inanca” sahip olan ifade edilmiş bir agnostik için izin
verdiği 1965’e kadar böyle değildi (US v. Seeger), sadece
dine katılım ve dini uygulama olmayan bu vicdan korundu.
Ancak 20. yüzyılda, bundan dolayı, tarihi olarak baskın, ana
unsur olan Protestan mezhepler politik meşruiyetin bir temeli
olarak tamamen anayasal normların meşruiyetini kabul ettiler.
Çoğu Amerikalı onu reddetmeye devam etti bununla birlikte bir
duygu politik bir şekilde dini hakkın harekete geçirilmesine
neden oldu.
Mevcut Araştırma Alanları
Demerath, alevin etrafında dönen pervane gibi uyarıcı bir
metaforla yukarıda bahsedilen kitabı takdim etti. “Birçok
Batılı kulak” için “din ve politika” ifadesinin ta kendisi
tehlike manasına gelir” diye yazdı (2003: 1). Bilim adamları
tarafından konuya yakın ilgiyi ve genel benzerliği hatırlatan
olayların çoğu -İran devrimi, Amerika’daki radikal dini
hareketin politik mobilizasyonu, Hindistan’daki Hindu
milliyetçiliği, dünyanın çoğundaki ulusal sınırlara karşı
operasyon düzenleyen Müslüman teröristler- böyle bir uyarıcı
perspektifi doğruluyor gözükmektedir.
Bu olaylardaki politik mutlakıyet, toleranssızlık ve sert
çatışmayla ilgili din kurumu, belki de bunları açıklamaktan
daha fazla din ve politikayı karıştırmayla ilgili şüpheleri
pekiştirmektedir. Birisi rahatlıkla din ve politikanın
karışımının olumlu sonuçlara daha fazla sahip olduğu tarihi
örneklere –Amerika’daki Sivil Haklar hareketi ve Komünist
sistemin yönetimindeki Polonya’daki sivil bir toplumu
destekleyen Katolik Kilisesinin rolü- dikkat çekebilir.
Batılı bilim adamları arasında ve belki de Batı toplumunun
çoğu arasında, din ve politikanın karışmasını çevreleyen
şüphe, modern seküler devlet hakkındaki faraziyeleri derin
bir şekilde kökleştirmek yerine açığa çıkarmaktadır ve yine
Demerath’ı takip ederek “dinin politikayla ve dinin devletle
ilişkisi arasında kritik bir fark olduğuna” dikkat çekmek
faydalıdır (2003: 1). Oysa politika, araştırma ve politika
üretmeye etkiyi, “yönetim yapılarını içeren devletler”i
(2003: 2) ve özellikle zorlayıcı gücün meşru kullanımıyla
ilgili tekelle ilgili olanları kapsar (Weber 1922; Pospicil
1971). Bu tanımlamalardan, din özgürlüğünün liberal geleneği
içerisinde demlenen Batılı izleyicilerin niçin din ve devlet
arasındaki ilişkiden korkmaya meyilli olduklarını görmek
kolaydır.
Birçok karışıklık, sekülerleşme tartışmalarında açık olduğu
gibi bu kritik farkı yaratmadaki başarısızlıktan
kaynaklanmaktır. Bu bölümde gözden geçirilen neredeyse
literatürün neredeyse tümü, yirminci yüzyılın sonunda politik
bir güç olarak dinin yeniden canlanmasının modern dünyada din
kavramının yok olma noktasına gelmesi veya en azından hiçbir
toplumsal ya da politik sonuca sahip olmayacak kadar
özelleşmesine nasıl neden olduğunu tartışmaktadır. Bu
sekülerleşme anlayışı, hala taraftarlara sahiptir (Bruce
1996), fakat bugün sosyologlar arasındaki ortak akıl,
sekülerleşmenin bir yan
105
Din ve Devlet
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
lış anlamayı (Casanova 1994) temsil ettiği ve dinin muhtemelen
modern, sekülerleşmiş toplumlarda politik olarak önemli
kalacağı yollarına sosyal bilimcileri körleştirmesidir.
Wald and Wilcox (2006), Amerikalı politik bilimciler
arasındaki bu göz kamaştıran etkiyi çarpıcı bir biçimde
gösterdi. Onların American Political Science Review’de
yayınlanan makaleler ile ilgili araştırması, derginin 100
yıllık tarihi sürecinde sadece 25 makalenin dini, politikada
önemli bir faktör olarak ele aldığını ortaya çıkardı!
1980’lerden beri dini temelli politik hareketlerde artışlar da
olsa dergi, analizde dinin merkezi bir rol oynadığı Amerikan
siyaseti hakkında sadece bir makale ve karşılaştırmalı
politika üzerine de iki makale yayınladı (2006: 523-5). “Dini
faktörün politik önemini kabul eden” Marx, Durkheim ve Weber
gibi Klasik Avrupalı sosyal teorisyenlerinden farklı olarak
Amerikalı siyaset bilimciler, “dine şehircilik, bilim ve
piyasa ekonomisinin insafsız ilerlemesi tarafından süpürüp
götüren (sekülerleştirilen) veya bölümlere ayıran
(özelleştirici) geleneksel düzenin bir parçası olarak muamele
etti” (2006: 526).
Birisi, modern devleti farklılaşmış ve rasyonelleşmiş bir
devlet olarak tanımlarsa ve Weber’i takiben herhangi bir
toplumda farklılaşma ve rasyonelleşme örneklerinin şu an
mevcut toplum içerisinde dini içeren kültürel kaynaklar
tarafından etkilenebileceğini anlarız, böylelikle aynı
zamanda “posttradisyonel bir düzenin modernitesinin farklı
örneklerinin birçok çeşidinin ortaya çıkmasının muhtemel
olduğunu” kabul etmeliyiz” (Eisenstadt 1973: 148). Weber’e
göre Avrupa’da modernleşme, faydacı ilgilerin, içsel değerler
ve kökleşmiş huyların özel bir birleşiminin üretimiydi. Bu
girdilerin farklı birleşmeleri din ve devlet arasındaki farklı
ilişki örneklerini üretmektedir. Burada son çalışmada
sunulan girdilerin bazını incelemekteyiz.
Devlet Düzeni ve Dini Alanın Gerekliliği
Bu arkaplanın aksine nispeten modern Batı Avrupa’daki
uyuşukluğu karşısında dini alanın Amerika’daki önemini
açıklamaya çok fazla araştırma adanması şaşırtıcı değildir. Bu
sözde arz yanlısı model elbette son yıllarda bu tarz
araştırmalardaki en önemli gelişmedir.
Modelin taraftarları, dini alanın veya “pazar”ın, göreceli
olarak düzenlenmediğinde dini çoğulculuğun artacağı ve dini
hizmet verenler arasındaki rekabetin onları dini
“tüketiciler”in taleplerine daha duyarlı yapacağını
savunmaktadır.
Bu teorisyenlerin yaptığı gibi dine “talep”in sabit olduğu
farz edildiğinde, serbest rekabetin sonucu, göreceli olarak
yüksek dini katılım (veya tüketim) düzeyleri tarafından
karakterize edilen daha elzem bir dini alandır. Aksine devlet,
aktif sponsorluk veya ayrıcalık arcılığıyla bir veya daha
birkaç dini “firma”nın pazarı tekelleştirmesine izin
verdiğinde, dini alanda körelmeye neden olarak tüketici
taleplerine karşı tembel ve tepkisiz olurlar.
Dini “pazaryeri”yle ilgili devlet düzenlemesinin etkisi
hakkındaki modelin tahminleri deneysel araştırmada iyi bir
şekilde görülmektedir (mesela Froese 2001; 2004; Young 1997;
Perl ve Olson 2000; Chaves, Schraeder, ve Sprindys 1994). Din
ve etnik kimlik, milliyetçilik sosyal çatışma ve dinin bizzat
kendi muhtevası arasındaki bağlantılar gibi diğer faktörler de
önemli iken (Bruce 2000) dini alanın gerekliliği üzerindeki
devlet düzenlemesinin etkisinin göz ardı edilmeyeceği
açıktır.
Dini pazarda serbest rekabetin olması için bir miktar
düzenlemenin gerekli olduğunu düşünmenin akıllıca olduğu
söylenebilir. Rekabetçi bir dini pazaryeri, mesela bağlılığa
zorlamak için baskı kullanmayla ilgili yasaklamalar
gerektirebilmektedir. Bu, baskı ve ay
106
Phillip E. Hammond & David W. Machacek
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
rıma karşı dini inanç ve uygulamayı koruyan yasalar
gerektirebilir. Ve “din”in ne olduğuyla ilgili bazı tanımlama
çalışması gerektiriyor gözükebilir (Hammond 1998: 48 ve
sonrası). Söylemek gerekiyorsa, devlet, din ile ilgili
tedbirler ve düzenlemeler uygulandığında seçici olabilmek
için, “din”in ne olduğunu ve olmadığını belirlemek amacıyla
bazı tanımlama çalışması yapmak durumundadır. Bu şartlar ve
onların uygulamasına izin veren bir devletin varlığı
olmaksızın rekabetçi bir dini marketin varlığından zorlukla
söz edilebilir.
Kurumsal Sınırların Müzakeresi
Din ve tıp, din ve eğitim, din ve iş, din ve devlet arasındaki
sınır hakkındaki tartışmalarda, modernleşmenin etkili
kuvvetlerinin işbaşında olduğu –sosyal aktivitelerin artan bir
şekilde farklı kurumsal alanlara ayrılması, her birinin
işletmenin kendi dahili mantığına göre hareket ettiği ve
belli kurallar ve düzenlemelere göre yönetildiği- görülebilir.
Hiçbir dini grup bu süreçlerden muaf değildir ve bir kurumsal
sektörün otoritesinin genişlemesi diğerleri (mesela, mental
rahatsızlıklar için yapılan tıbbi açıklamalar cine sahip olma
dini kavramlarıyla yer değiştirebilir) tarafından bir otorite
kaybını kapsadığı için sınırlara sıklıkla itiraz edilebilir ve
devlete onları düzenlemek için düzenleyici kuvvetlerini
kullanması hatırlatılabilir.
Mesela yakınlarda New York Times’ta yayımlanan “hastane
faturası bakanlıkları”yla ilgili bir vakayı ele alalım. Böyle
bakanlıklar katılımcılarının tıbbi masraflarını ödemek için
üyeleri tarafından yapılan ödemeleri biriktirmektedir.
Kentucky eyaleti, devletin sigorta düzenlemelerinden dini bir
bakanlık olarak muaf olma hakkı kazanmak için çok daha fazla
sigorta şirketi gibi davranan böyle bir bakanlığı dava etti (Henriques
2007). Böyle limit anlaşmazlıklarının, çoğunun önemsiz olduğu
hususunda ortak olunan, yüzlerce örneklerden kolaylıkla
bahsedilebilir.
Daha önemli örnekler meşhurdur. Mesela kamu okullarında
ibadetle ilgili uygulamalarla ilgili tartışmalar, gazete
başlıklarını oluşturup ortak tartışmayı alevlendirmektedir.
Açıkçası, hem din hem de devlet, çocukların eğitimine ilgi
sahibidir. Fakat sorun devlet destekli okullarda enjekte
edilen ibadetle ilgili uygulamaların dini bağlılık veya
uygulamaya zorlamak için devletin yakışıksız zorlayıcı kuvvet
uygulaması gösterip göstermeyeceğini içermektedir. Yerli
Amerikan Kiliselerinde kaktüsün kullanılması gibi diğer
durumlar, devletin dini aktiviteyi savunulabilir bir şekilde
sınırlayabilip sınırlayamayacağını içermektedir. Hem kuruluş
hem de serbest alıştırma durumları sırasıyla yukarıdaki
bölümde anlatıldığı gibi dini sektördeki serbest rekabetin en
uygun şartlarını elde etme girişimleri olarak görülebilir.
Küreselleşme
Yukarıdaki bölümdeki yorumlar, hem devlet hem de din
arasındaki ilişkilerin ulus devlet sınırları içerisinde
olduğunu varsayar. Doğru olsa da bu ifade meselenin bütünü
değildir. Artan bir şekilde bir devletteki din devlet
ilişkileri, uluslar arasında olan olaylardan “küreselleşme”
denilen fenomen etkilenir. Özellikle Batının evrensel insan
hakları kavramına dayanan uluslar arası hukuk sisteminin,
global pazarların, uluslar arası ekonomi kuruluşlarının,
globalleşmiş medyanın ve bilimsel-teknolojik gelişmelerin
ulusal sınırların ötesine taşınmasının ortaya çıkışı
devletlerin dinle ilişkilerini son derece etkilemektedir.
Böyle uluslar arası kuruluşlara katılmak isteyen devletler,
uluslar arası standartlar ve normlara uyma ve bu politikaları
yönetmek için düzenleyici kuruluşlar geliştirmek üzere mahalli
politikalar yürütmek için etkili dış baskıyla karşılaşır. Bu,
çoğunlukla uzun süredir devam eden dini ve kültürel
geleneklere meydan okumalarla ve otoritelerin geleneksel
örneklerinin azalmasıyla sonuçlanır.
Bu, daha önceden yönetimsiz olan toplumlarda modern idari
devletler kurmak için yapılan girişimlerde çok açık bir
şekilde
107
Din ve Devlet
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
görülebilir (Horton 1971). Devlet oluşturmadaki girişimler,
felakete uğramış insanlar için gelen gibi dış yardımı yönetmek
gibi soylu amaçlar veya doğal kaynakları sömürme gibi soylu
olmayan amaçlar için üstlenilebilir. Bununla birlikte,
gelişmekte olan ülkeler, geleneksel otorite örneklerine engel
olmayı başardıklarında ancak kendini devam ettiren ve nüfus
tarafından meşru olarak kabul edilen idari yapıları kurmada
başarısız olduklarında sonuçlar feci olabilir. Bu, sözde
zayıf devletlerin (dış yardımı yönetmek için önceden var
olan) ve devlet kurma çabalarında başarısız olan toplumların
karşılaştığı bir krizdir (Nixon 2006).
Radikal dini hareketler –tüm sosyal bakış açıları ve kültürel
hayat üzerinde dinin bir otoritesi olduğunu iddia eden ve bu
yüzden aktif bir şekilde kendi toplumları üzerindeki
küreselleşmenin etkisine direnen – özellikle şiddet ve bir
şekilde bu global kurumların güçlü etkilerini dağıtmaya ve
dengesini bozmaya niyetlenen yüksek profilli hareketler
yoluyla- ulusal sınırların ötesinde faaliyet gösterirler.
Dinin Politik Eylemlere Etkisi
Özellikle seçmenler arasındaki bireylerin dini görüşlerinin
politik eylemleri etkileyip etkilemediği ve nasıl etkilediği
üzerine önemli bir araştırma yapıldı. 2. Dünya Savaşından ve
anket araştırma metotlarının düzenlenmesinden sonra dinin oy
verme kararında büyük bir faktör olduğu görülmüştür.
Bununla birlikte liderlik düzeyindeki sorun üzerine çok
sistematik araştırma yapılmamıştır. Çoğu, Margaret
Thatcher’in Nonconformist arkaplanından ve onun politika
yapmada nasıl bir ağırlığı olduğu hakkında yapıldı. Jimmy
Carter, ilk kampanyasında, yeniden doğmuş bir Hıristiyan
olduğunu ilan etti ve George W. Bush, ilk kampanyasında,
Amerikalılar’a, Hz. İsa’nın onu en fazla etkileyen politik
filozof olduğunu söyledi. Bununla birlikte onların
liderliğinin dini görüşlerini nasıl etkilediğini içeren
ifadeler, esasen spekülatiftir.
Bireysel düzeyde gözlem için daima ilginç olan şey, kolektif
düzeyde araştırma yapıldığında, önemli politik olayın daha iyi
anlaşılabildiğidir. Bu yüzden İngiltere’deki İşçi Partisi (Labour
Party), Aglikan Kilisesi “Duada Muhafazakar Parti (Conservative
Party)” olmayı bıraktığında politik bir dayanak elde etti.
Bir zamanlar sadık Demokratlar olan Amerika’daki Beyaz Güney
Baptistleri, 1980’de Ronald Reagan’ın seçimine ve George W.
Bush’un yönetimi süresince “büyük hükümet muhafazakarlığı”
devrimine neden olan Cumhuriyetçi Parti’ye doğru yol
değiştirdiler.
Bununla birlikte dini olarak harekete geçirilmiş aktörlerin
liderlik veya seçmenler düzeyinde sadece din tarafından
nadiren harekete geçirilip geçirilmediğini anlamak önemlidir.
Güneyli Baptistler, sadece Güneyli Baptistler değil aynı
zamanda çiftçiler, iş sahipleri, avukatlar vb.dir. Yahudiler,
İsrail için büyük kaygıya sahiptir fakat aynı zamanda sağlık
hizmetleri, çevre vs. hakkında da kaygıya sahiptir. Blok oy
verme kesinlikle bir gerçekliktir fakat Kaleydoskop (çiçek
dürbünü) metaforunu unutmamak gerekir –mütevazi gelişmeler çok
farklı bir resim hasıl edebilir.
Sivil Din
Terim, Rousseau tarafından türetilmesine rağmen, sivil din
kavram, Emile Durkheim’ın çalışmaları özellikle de onun The
Elementary Forms of Religious Life (Din Hayatinin İptidai
Şekilleri) adlı eseri aracılığıyla din sosyolojisinde
gelişti. Bununla birlikte çağdaş sosyologlar ve Durkheim’ın
toplumların dayanışmanın bir aracı olarak dine “ihtiyaç”
duyduğunu öğrettiğini düşünen diğerleri, çoğunlukla
Durkheim’ın söylediğini yanlış anladılar. Durkheim’ın
kastettiği şey, beş önermede anlaşılabilir:
108
Phillip E. Hammond & David W. Machacek
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
1. Bir nüfusun üyeleri, bir “halk” olarak kabul edilen (ve
kendilerini kabul ettikleri) yeterli ortak bir kimliğe sahip
olabilmelidir.
2. Muhtemelen böyle bir “halk”, nasıl ve niçin bir “halk” (bu
ilk kriteri karşılayan nüfusa sıklıkla “etnik gruplar”
denilir) olduğunu açıklayan bir “türeyiş efsanesi”ne sahip
olacaktır.
3. Muhtemelen, böyle bir halk için tarihlerindeki önemli
olayları –hem pozitif hem de negatif- kutlamak için
toplandıkları periyodik vesileler olacaktır ve bu kutlamalar,
kurumsallaşmış ve sembolleşmiş olacaktır.
4. Böyle kutlamalar, muhtemelen Durk-heim’ın “Kolektif Şuur”
dediği büyük duygusal alevlenme zamanları olacaktır.
5. “Dini düşüncenin bu coşku hareketlerinin ortasında ve
bizzat bu coşkudan doğduğu görülmektedir” (Durkheim 1961
[1912]: 253) ve insanların dayanışması yenilenmektedir.
Modern dünyada dinin, genelde anlaşıldığı gibi, merkezi
birleştirici bir rol oynamasının vuku bulduğu yerlerde bu
Durkheimci fenomenin ortaya çıktığı örnekleri bulmak zordur.
Çoğunlukla bu rolü oynayan devlettir: Bayraklar, milli
marşlar, resmi tatiller vs. bu şeyler, bir “sivil din”
oluşturmak için birleşebilir ve bu oluncaya kadar, din ve
devleti birleştirmek için başka bir yol bakarızn
KAYNAKLAR
Bellah, R. (1991(1970]). Beyond Belief: Essays on Religion in
a Post-Traditional World. Berkeley: University of California
Press.
Brass P. (1979). “Elite Groups, Symbol Manipulation and
Ethnic Identity among the Muslims of South Asia”. In D. Taylor
and M. Yapp (eds.), Political Identity of South Asia. London:
Curzon Press, 35-77.
Brass P. (1985). “Ethnic Groups and the State”. In idem (ed.),
Ethnic Groups and the State. London and Sidney: Croom Helm,
1-56.
Dıeckhoff, Alain (2003). The Invention of a Nation: Zionist
Thought and the Making of Modern Israel. London: Hurst.
Dieckhoff, Alaın & Jaffrelot, Christophe (eds.) (2006).
Revisiting Nationalism: Theories and Processes. London: Hurst.
Dumont, L. (1983). Essai sur I’individualisme: uneperspective
anthropologique sur I’ideologie moderne. Paris: Le Seuil.
Dumont, L. (1991). I’ideologie allemande: France-Allemagne et
retour. Paris: Gallimard.
Durkheim, E. (1994U912]). Les formes elementaires de la vie
religiense. Paris: PUF.
Geertz, C. (1963). “The Integrative Revolution: Primordial
Sentiments and Civil Politics in the New States”. In idem (ed.),
Old Societies and New States. Glencoe, 111.: Free Press,
105-57.
Gellner, E. (1964). Thought and Change. London: Weidenfeld &
Nicolson.
Gellner, E. (1983). Nations and Nationalism. Oxford: Basil
Blackwell.
Greenfeld L. (1992). Nationalism: Five Roads to Modernity.
Cambridge, Mass.: Harvard University Press.
Hayes, C. H. J. (1960). Nationalism: A Religion. New York: The
Macmillan Company.
Herzl, T. (1946). The State of the Jews. New York: Scopus.
Hobsbawm, E., and RANGER, T. (eds.) (1985). The Invention of
Tradition. Cambridge: Cambridge University Press.
Jaffrelot, C. (2006). “For a Theory of Nationalism”. In
Dieckhoff and Jaffrelot (2006), 10-61.
Juergensmeyer, M. (1993). The New Cold War? Religious
Nationalism Confronts the Secular State. Berkeley: University
of California Press.
109
Din ve Devlet
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Kedourie, E. (1985[i960]). Nationalism, rev. edn. with Afterword
London: Hutchinson University Library.
Mauss, M. (I953—4[I920]). “La Nation”. L’Annee sociologique,
7—68.
Plamenatz, J. (1973). “Two Types of Nationalism”. In E. Kamenka
(ed.), Nationalism: The Nature and Evolution of an Idea. London:
Edward Arnold, Ltd., 23-36.
Renan, E. (1992). Qn’est ce qu’une nation! Paris: Press Pocket.
Shafer B. (1964). Le Nationalisme, mythe et realite. Paris:
Payot.
Smith A. D. (1971). Theories of Nationalism. London: Gerald
Duckworth & Co. Ltd.
Smith A. D. (1997). “The ‘Golden Age’ and National Renewal”. In
G. Hosking and G. Schopflin (eds.), Myth and Nationhood. London:
Hurst, 23—36.
Van Der Veer, P. (1994). Religious Nationalism: Hindus and
Muslims in India. Berkeley: University of California Press.
Weber, E. (1976). Peasants into Frenchmen: The Modernisation of
Rural France, 18/0—1914. Stanford, Calif.: Stanford University
Press.
Zawadski, P. (2006). “Nationalism, Democracy and Religion”. In
Dieckhoff and Jaffrelot (2006), 165-90.
|