| |
Bidder -
Sosyal
Bilimleri Dergisi Yıl 2010 Sayı 1
DİN DEĞİŞTİRME:
DİNÎ ÖZGÜRLÜK MODELLERİ AÇISINDAN SOSYOLOJİK BİR ANALİZ
RELIGIOUS CONVERSION: A SOCIOLOGICAL ANALYSIS IN THE MODELS OF
RELIGIOUS FREEDOM
ABSTRACT
In this paper, the phenomenon of religious conversion and
whether it is a individual choice/human right or another thing
will be examined in sociological perspective by dealing with
basic human rights and models of religious freedom. After
briefly presenting the information about the phenomenon of
religious conversion and its reasons and consequences (including
social, economic, religious, and psychological) in
sociological perspective, I note the importance of models of
religious freedom, or distinction between converting and
proselytizing. Conversion is an individual choice and also
human right, but proselytizing is stigmatized. The basic theme
of this study of religious conversion is that the effects of
modernization and secularization had also seen in the most
intimate or private sphere. But in the globalization process,
there are some interventions and manipulations toward the
proselytism on people’s choices, in contemplation of that the
religious conversion is an essential human right. It must be
forgotten that the proselytism is legally banned in the
contemporary world, although the religious conversion is an
individual choice and an essential human right.
Key words:
Religious conversion, human rights, rational choice,
secularization, models of religious freedom, converting,
proselytizing, mission
İletişim
Doç. Dr. M. Ali Kirman
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Kahramanmaraş / Türkiye
M. Ali Kirman
50
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
1. Giriş
İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte dünya çapında yaşanan
hızlı ve kapsamlı değişmelere paralel olarak özellikle
sanayileşmiş Batı toplumlarında birçok “yeni dinî hareketin”
ortaya çıktığı ve kısa zamanda tüm dünyada yaygınlık
kazanarak “küresel bir olgu” haline dönüştüğü bilinmektedir.
“Yeni dinler” ya da “dinî duyguların yeni ifade biçimleri”
olarak da nitelenen bu hareketlerin, üyelerine, hayatın
anlamı, eşyanın tabiatı gibi en temel sorulara nihaî bazı
cevaplar sunan dinî ve felsefî bir dünya görüşü önermelerinin
yanı sıra yine onlara aşkın bilgi, ruhî dinginlik ve iç
huzura erme, potansiyellerini ortaya çıkarma ve nihayet manevî
yönden olgunlaşma ve gelişme gibi elde edilebilir bazı yüksek
gayeler için vasıta ve imkanlar sağladıkları ve böylece ilgi
ve iltifat gördükleri bilinmektedir (Barker 1992:145). Bu
hareketlerin ortaya çıktığı Batı toplumlarında aynı zamanda
sekülerleşme ve bireycilik eğilimlerinin yaygınlığı, eğitim
ve gelir düzeyinin yüksekliği gibi faktörler nedeniyle
insanların ya bireysel olarak özgür ve rasyonel tercihlerde
bulunmaları veya bir takım zaaflarından yararlanılarak
cezbedilmeleri suretiyle dinî bağlılıklarını değiştirmeleri
söz konusu olmuştur (bkz. Kirman 2004a). Bir diğer ifadeyle,
yeni dinî hareketlerin belli bir toplumsal taban bularak (bkz.
Kirman 1999:231-3) yaygınlaşmasıyla birlikte “din değiştirme”
olaylarında önceki dönemlere oranla ciddi bir artış
gözlenmiştir (Snow and Machalek 1984:167; Rambo 1993:xi).
Nitekim yapılan araştırmalar, yaklaşık her üç Amerikalıdan
birinin din değiştirdiğini, ayrıca din değiştirenlerin üçte
birinin de en az bir kez başka bir dine geçenlerden oluştuğunu
ortaya koymaktadır (Sherkat and Ellison 2004:229). Yaygın
kanaate göre, her ne kadar tersini gösteren bulgular varsa da,
günümüzde, artık, din değiştirmenin bütün insanları
ilgilendiren ‘uluslararası’ bir mahiyet kazandığını, bir
diğer ifadeyle ‘küresel’ bir olgu olarak dünya gündeminde
önemli bir yer işgal ettiğini söylemek mümkündür. Yeni dinî
hareketler olgusu ile bu hareketlere yönelişle birlikte
küresel boyutta artış eğilimi gösteren din değiştirme olgusunu
anlamak ve açıklamak üzere bu hareketlere katılımın nasıl
gerçekleştiği; özellikle gençlerin bu hareketlere nasıl ve
niçin girdikleri; yeni üyelerin önemli bir kısmının hareket
içinde kısa bir süre kaldıktan sonra niçin geri çıktıkları; bu
hareketlere yönelen ve üye olan insanların gerçekten din mi
değiştirdikleri, yoksa beyinlerinin mi yıkandığı konusunda
ciddi tartışmalar ve araştırmalar da yapılmıştır (bkz. Kirman
2004b). Öyle ki artık din sosyolojisi disiplini içerisinde bir
alt dal olarak “din değiştirme sosyolojisi”nden söz edilir
olmuştur. Bu alanda yapılan araştırmalar neticesinde din
değiştirme olaylarının toplumsal nedenleri ve sonuçları
hakkında son derece önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir.
Ancak bu çerçevede sorulması gereken en önemli soru şudur:
Dinî inancını veya kanaatini değiştirerek başka bir dine veya
hareket katılan kişiler, bu değişime kendi özgür iradeleriyle
mi tercih ettiler, yani gerçekten din mi değiştirdiler, yoksa
beyinleri mi yıkandı, yani baskı ve aldatmayı mı maruz
kaldılar? Bir diğer ifadeyle din değiştirme olgusuna
özgürlükler açısından mı yoksa haklar açısından mı
yaklaşılması gerekir? Bu sorulara verilecek cevap, din
değiştirme olgusunun bireysel bir tercih/hak olmaklığı
konusunun aydınlatılması açısından da büyük önem
taşımaktadır. Öte yandan bu bağlamda yapılacak çalışmaların,
aynı zamanda, dinî ve kültürel çoğulculuk, dinî hoşgörü ve
tolerans, misyonerlik ve insan hakları gibi konuların
tartışılması ve yakından kavranması açısından da yararlı
olacağı açıktır.
2. Sosyolojik Perspektiften Din Değiştirme Olgusu
Türkçe’de ‘din değiştirme’ olgusu ‘ihtida’, ‘hidayete
erme’ kavramlarıyla ifade edilmektedir. Kuşkusuz bu
kavramlar başka dinlerden İslam’a girişi ifade için
kullanılmaktadır. Bununla birlikte yine bir din değiştirme
olgu
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
51
su olan İslam’dan çıkış için ise ‘irtidat’ kavramı
kullanılmaktadır. Bu durum, dinlerin partikülarist yorumunun,
her dinî gelenekte olduğu gibi, İslam kültüründe de mevcut
olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilirse de,
günümüzde artan farklı din ve inançlar arası geçişleri ifade
etmek için yeni kavramlara ihtiyaç duyulduğu açıktır. Zira din
değiştirme sosyolojisi alanında her geçen gün artan
literatürde dört tip din değiştirmeden söz edilir. Bunlar bir
dinden bir başka dine, inançsızlıktan inanca veya inançtan
inançsızlığa, bir dini grup veya hareketten bir başkasına ve
aynı din içerisinde dindarlaşma veya ilgisizleşme şeklinde
sıralanabilir (Kirman 2004a:76-9).
“Din değiştirme” kavramı, mensubu bulunduğu dinin kendisine
yüklediği yükümlülükleri yerine getiremeyen bir kimsenin bu
tavrından vazgeçmesi; kendisini ‘inançsız’ olarak niteleyen
bir kişinin kendi toplumunun dinî kurallarını kabul ederek
dindarlaşması veya bir dini reddederek bir başka dine
inanması gibi anlamlar ifade etmektedir (bkz. Köse 1997:5).
Kavram, ayrıca “farklı bir din ideali için dinî fikir ve
bağlılıktan vazgeçme, dinî inanç ve davranışlarla ilgili yön
değişimini içine alan manevî evrim ve gelişme” olarak da
tanımlanmaktadır (Peker 2000:199). Aslında bir “yeniden
sosyalleşme” olan din değiştirmeyi (Wilson 1982:119),
“kişilik sisteminin, dinî inanç ve ibadetleri de içine alacak
şekilde yeniden yönlendirilmesi” şeklinde tanımlamak da
mümkündür (Köse 1997:102).
“Din değiştirme” veya “dinî değişim” esas itibariyle,
mühtedinin dinî-dünya görüşünün değişmesi demektir. Zira din
değiştiren insanların eski ve yeni dindaşlarının dünya
görüşleri farklıdır. Bu farklılık, yeniden sosyalleşme
aşamasında yeni bağlandığı grubun inanç ve değerlerini
öğrenirken önceki inancın izlerinin atılması ve hor görülmesi
(mortification) şeklinde olabilirse de, ilk sosyalleşme
önemli olduğu için eski inancın tortularının tam olarak yok
edilmesi çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Bu gerçeği göz
önüne almak suretiyle din değiştirme, muhtemelen din
değiştiren kişinin, eski inancını yeniden yorumlayarak yeni
bir inanca varması şeklinde de tanımlanmıştır (bkz. Marlett
1997).
Din değiştirme olayı ilk anda psikolojik düzlemde cereyan eden
ve sadece bireyi ilgilendiren bir olay gibi algılanabilirse
de, çoğu zaman toplumsal bir ortamda bir dizi sosyolojik
faktörün etkisiyle meydana gelen bir süreç olduğu açıktır (bkz.
Çetin 1994:60; Selçuk 2002:175). Nitekim her geçen gün artan
din değiştirme sosyolojisi literatüründe bireyin sevmediği,
kendine yakın bulmadığı bir dinden veya inançtan ani bir
kararla vazgeçmesi anlamında psikolojik bir değişimden değil,
daha ziyade sosyolojik anlamda bireyin sahip olduğu
değerlerinde ve kimliğinde gözlenen köklü bir değişimden söz
edilmekte ve bu kapsamda ele alınan konular arasında
toplumsal bir olgu olarak din değiştirmeyi hazırlayan
faktörler, din değiştirme süreçleri, din değiştirmenin
toplumsal sonuçları üzerinde durulmaktadır (Kirman 2004b:87).
Kuşkusuz insanlar, kimliklerinin en önemli bileşenlerinden
biri olan dinî inançlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını
değiştirebilirler. Ancak bir dinî inancı veya bir kültü terk
etmek kolay gerçekleşen bir olay değildir. Nitekim yapılan
bir araştırmada kendileriyle görüşülen denekler, inançlarını
değiştirmek ve gruptan ayrılmak için aylar, hatta yıllar
harcadıklarını ifade etmişlerdir (Barker 1987:74-5). Bir
dinden veya dinî gruptan ayrılmayı düşünen insanların karar
vermede yaşadıkları zorluğun yanı sıra çoğu zaman kalma
yönünde baskıya maruz kalmaları da ayrılma sürecini uzatan
faktörler arasında yer alır. Anlaşılan, bir inancı terk edip
diğerine geçmek kolay ve bir anda olup biten bir hadise
olmayıp, aylar, yıllar alan uzun bir ‘süreç’ işidir (Barker
1992:22; Rambo 1993:1).
Din değiştirmenin esas itibariyle teolojik ve psikolojik bir
mahiyet arz ettiği bilinmekle birlikte, çoğu zaman toplumsal
bir ortamda bir dizi sosyolojik faktörün etkisiyle meyda
52
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
na gelen bir süreç olduğu belirtilmişti. Bir dine girişte
etkili olan toplumsal, siyasal, ekonomik etkenlerin zihinsel
ve psikolojik faktörlere ağır bastığını belirten uzmanlar,
söz konusu faktörleri sayarken toplumsal baskılar, ekonomik
marjinallik, günlük sıkıntılar, etnik dışlanma, toplumsal
statü, cinsiyetçi din yorumları, eş seçimi, dinî kimlik
ihtiyacı, topluluğun ölüm sonrasına inancı gibi faktörleri
zikrederler (bkz. Shell 1993).
Din değiştirme olgusunun temel bileşenlerinden biri, din
değiştiren kişinin içinde bulunduğu sosyal ve kültürel
çevredir. Zira bir din değiştirmenin olabilmesi için uygun bir
toplumsal ortam önemli olmaktadır. Bu bağlamda modernleşme ve
sekülerleşme sürecinde yaşananlardan söz etmek kaçınılmaz
olmaktadır. Zira modernleşme yönünde alınan mesafeye bağlı
olarak bireylerin ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan daha
fazla kazanımlar elde etmesiyle birlikte dinî inançlarını
değiştirme noktasında daha özgür davranabildikleri
gözlenmektedir. Bilindiği gibi modernleşmeyle birlikte hayatın
birçok alanında sekülerleşme ve rasyonelleşme eğiliminin
güçlenmesi, okullaşma oranının ve eğitim düzeyinin yükselmesi,
yaygın kabul gören dinî fikirlerle bezenmiş dünya
görüşlerinin zayıflaması neticesinde dinin kendi özel alanına
çekilerek gözlenmektedir (bkz. Kirman 2005a). Bu süreçte
potansiyel mühtedilerin din değiştirmelerine etki eden
faktörler arasında insanların hayatına yön veren cemaatçi
bağlar ve değerlerde gözlenen zayıflama, mevcut din
anlayışından memnun olmama, manevî yönden kendini boşlukta
hissetme ve bir anlam arayışı içine girmiş olma ilk sıralarda
gelmektedir (Wilson 1992:148-179). Bunların oluşumuna
kaynaklık eden zeminin, içinde bulunulan toplumsal çevre
olduğu inkâr edilemeyecek kadar açıktır. Anlaşılan, din
değiştirme olgusunda etkili olan faktörler arasında yer alan
teolojik, psikolojik veya kognitif faktörler, çoğu zaman uygun
toplumsal şartlarda harekete geçebilmektedir. Nitekim din
değiştirmede bir süreç model ortaya koymuş olan Lofland ve
Stark’ın geliştirmiş oldukları model, bağlam, kriz, anlam,
karşılaşma, etkileşim, bağlanma ve sonuç şeklinde yedi
aşamadan oluşmaktadır (Lofland and Stark 1965:862-875). Bu
modelin belli yönlerden eleştirildiği ve yeni süreç
modellerinden söz edildiği bilinmekle birlikte, özellikle
üçüncü aşamadan sonrakiler psikolojik olmaktan ziyade sosyal
karakterlidir. Özellikle beşinci ve yedinci aşamalar, tamamen
sosyal karakterli olup, kişinin gireceği grupta bir veya
birkaç kişiyle duygusal ve etkileyici bir ilişki kurma ve
gireceği grubun kendisine önem vermesi, ona bir kimlik vermesi
ve onu diğer üyeleri gibi görmesi şeklinde ifade edilebilir
(Köse 1997:94-5).
Din değiştirme olgusu aslında dinî-dünya görüşünün değişmesi
demektir. Bu yüzden bir kişinin dinî inancını değiştirmesi
aslında onun din anlayışını temsil eden grubun veya mezhebin
kendi din anlayışını yeni durumlara uyarlayabilme yeteneğinin
zayıfladığına, dolayısıyla toplumda önemli değişmeler
yaşandığına ve bunları dinî açıdan anlayıp yorumlamada
sıkıntılar çekildiğine de işaret etmektedir (Marlett 1997).
Nitekim din değiştirme olaylarının İkinci Dünya Savaşı
sonrası dünya çapında yaşanan hızlı ve kapsamlı değişmelere
paralel olarak özellikle sanayileşmiş Batı toplumlarında
ortaya çıkan “yeni dinî hareket” olgusu ile eş zamanlı olması
oldukça ilgi çekicidir. Eldeki veriler, din değiştirme
olaylarının, şehirleşme gibi değişimin ve etkileşimin hızlı,
dolayısıyla senkretik eğilimlerin güçlü olduğu süreçte çok
fazla, değişimin yavaş ve ortodoks eğilimlerin güçlü olduğu
dönemlerde ise çok daha az olduğunu göstermektedir (bkz.
Shell 1993).
Batı insanının dinî inancını değiştirirken tercihte bulunması,
çoğu zaman, Batı toplumlarının çoğulcu bir yapıya sahip
olması ve aynı zamanda bu toplumlarda bireycilik,
rasyonelleşme ve sekülerleşme eğilimlerinin güçlü olmasına
bağlanmaktadır. Çoğulcu bir toplumsal yapıda bireyler,
inanacağı dini veya katılacağı dinî grubu seçme hakkına ve
şansı
53
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
na sahiptir. Batı toplumlarında sekülerizmin her geçen gün
etkisini daha çok hissettirmesiyle birlikte Hristiyanlık
toplumsal kültürü şekillendirme özelliğini kaybetmiş (bkz.
Gellner 1994), seküler kavramlarla düşünmek ve hareket etmek,
hatta dine kayıtsız kalmak bir ölçü haline gelmiştir.
Ferdiyetçilik ön plana çıkmış, özel hayat aşırı önem kazanmış,
din modern insanın bilincinin bir köşesine sıkıştırılmıştır.
Sosyal statüde eğitim, meslek ve maddî gelir belirleyici unsur
haline gelmiştir. Çocukları yetişkinliğe hazırlayan ve onları
sosyalize eden, toplumla onlar arasında bir köprü görevi gören
ailenin rolü azalmıştır. Geleneksel kiliseler her açıdan büyük
bir gerileme içindedir. Devlet ile kilise arasındaki bağ da
artık eskisi gibi güçlü değildir.
Anlaşılan sekülerleşme süreci ile de din değiştirme olgusu
arasında çok yakın bir ilişki vardır. Sekülerleşme sürecinde
pratiklerini kaybeden dinler, artık yapılan değil, inanılan
bir şey haline gelmiştir. Bu durumdan rahatsız olan bazı
insanların yeni bir din ve anlam arayışına girdikleri ve bu
arayışları sonunda kendi düşüncelerine uygun olduğuna
inandıkları dine veya inanış şekline yönelmektedir. Sosyolog
Eileen Barker’a göre, din değiştiren insanları pasif birer
kurban, patolojik vakıa olarak nitelemek yerine mevcut
toplumsal, dinî, siyasî ve ekonomik şartların etkisinden
kurtulmak için bir arayış içinde olan insanlar olarak
değerlendirmek daha geçerli bir yol olacaktır (Barker
1987:76-7).
Din değiştirme olgusunu sonuçları açısından değerlendirirken,
din değiştirme olaylarında gözlenen artışının toplumsal planda
bazı eksiklikleri veya yetersizliklerin varlığına da işaret
ettiği gibi, bir takım sorunların da ortaya çıkmasına yol
açtığı da belirtilmelidir. Söz gelimi din değiştirmenin
olgusunun etkilerinden aile kurumuna payını almaktadır.
Bilindiği gibi, dinî inanç, her ne kadar sonradan
değiştirilebilirse de, genellikle ailede kazanılır.
Dolayısıyla ailenin bir üyesinin, dinî inancını değiştirmesi
durumunda, aile içinde anne babasıyla, kardeşleriyle ve eğer
evliyse eşiyle aralarında ciddi çatışmalar yaşaması kaçınılmaz
olmaktadır. Aile kurumuna olumsuz yansımaları gözlenen din
değiştirme olaylarının artmasından, kendilerini “alternatif
aile birlikleri” olarak tanıtan yeni dinî hareketler sorumlu
tutulmuştur. Bu hareketler, aile değerleri yerine kendi
“gerçek”lerini ikame ettiği ve biyolojik aileyi dışladığı için
aile yapısının dağılmasına yol açmakla eleştirilmiştir. Ancak
gençlerin bu tür hareketlere yönelmesini, aile hayatının
çözülmesinde ‘neden’ olmaktan ziyade bazı şeylerin yolunda
gitmediğini gösteren bir ‘belirti’ olarak değerlendirenlere de
rastlanmaktadır (Kirman 2003:278-280). Anlaşılan, insanların,
ailesinin veya toplumun sunduğu din veya değerleri kendi fikir
ve yaşantısına uygun bulmayıp dinî inançlarını
değiştirmeleri, her şeyden önce, ailenin en önemli
fonksiyonlarından biri olan “dinî sosyalleşme”nin (bkz. Günay
1981) eksikliği veya yokluğunun bir işareti olmaktadır. Zira
sosyolojik olarak bilinmektedir ki, dinî sosyalleşme toplumun
ve dinin gelecekteki devamlılığı açısından önem taşımaktadır.
Bununla birlikte modern Batılı sekülerleşmiş toplumlarda
ailede dinî eğitimin yokluğu arttıkça, din ile ilgili bazı
teorik açıklamaların ve dinin fonksiyonlarının yetersiz ya da
problemli olması ciddi bir meydan okuma olarak
değerlendirilmektedir.
Dinî sistemlerin inançlar, ritüeller, duygusal yönler, ahlakî
kodlar, dayanışma temelli cemaat oluşturma gibi bazı
bileşenleri sadece bir diğerine etki etmekle kalmaz,
birbirilerini karşılıklı olarak destekler. Dinî sistemlerin
entegrasyonu, insanların, hayatlarının çeşitli yönleri
arasındaki benzeme ve uyum ihtiyacının bir sonucu olarak
görülebilir. Bununla birlikte dinin bireysel veya grupsal bir
sistem olarak, çağdaş toplumlar kadar çoğulcu olmayan
toplumlarda kolayca fonksiyonel olduğunu gözlemek önemlidir.
Çoğulcu karakteriyle tanınan modern toplumlarda, din
sosyologlarının da belirttiği gibi, insanların, dinlerini,
çeşitli dinî gelenekler temelinde özgür oluşumlar yaratmak
suretiyle özerk bir
54
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
şekilde inşa etme eğiliminde olmaları gerçeği, bir yandan
dine meydan okuma olarak görülürken, bir yandan da bireysel
ve toplumsal planda uyum ve entegrasyon problemi olarak
değerlendirilmektedir.
Anlaşıldığı kadarıyla, din değiştirme çok boyutlu ve oldukça
karmaşık bir sosyal olgudur. Bir diğer ifadeyle insanların,
bağlı bulundukları dinî inancı veya mezhebi değiştirmesi,
çeşitli faktörlerin etkisiyle uzun bir zaman diliminde meydana
gelmekte ve aynı zamanda bir takım toplumsal sonuçlar
doğurmaktadır. Nitekim Max Weber de, bir kişinin bağlı
bulunduğu inancından ayrılması “ekonomik olarak kredisini,
toplumsal olarak da konumunu (statüsünü) yitirmesi demektir”
derken aynı gerçeğe işaret etmektedir (Weber 1986:262).
3. İnsan Hakları ve Din Değiştirme
Bir hukuk kavramı olarak ortaya çıkan “insan hakları” kavramı
oldukça geniş bir anlama sahiptir. Genel bir tanımlamayla,
insan hakları kavramı, herhangi bir nedene dayanmaksızın ve
hiçbir fark gözetilmeksizin sadece insanlık özelliğinden
dolayı bütün insanlara tanınmış ve başta devlet olmak üzere
herkesin uyması veya en azından saygılı olması gereken bir hak
ve özgürlükler dizisi olarak anlaşılmaktadır. Kavram aynı
zamanda ‘ideal’ bir durumu da anlatır. Zira toplumsal hayat
içerisinde türlü sebeplerden dolayı insan haklarının ancak bir
bölümü gerçekleşmektedir, yani bir anlamda kayıp
fonksiyonlar söz konusudur.
Bireylerin hayatlarına yön veren temel ilkeleri ilgilendiren
kararları alma yönünden özgür oldukları söylenebilir. Bir
diğer ifadeyle, her birey, bir düşünme ve değerlendirme
sürecinden sonra kendi hayatıyla ilgili temel kararları yine
kendi alabilecek; inanç, kanaat ve düşünceleri konusunda
tutumunu da yine kendisi özgürce belirleyecektir. Kişinin
kendi hayatıyla ilgili alacağı kararlara saygı gösterilmesini
ve buna engel olunmamasını istemesi, insan olma özelliğine
kaynaklanan bir hak talebidir. Bunu mümkün kılan dayanak,
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 1. maddesinde açıkça
belirtilir. Bu maddeye göre insan, “akıl ve vicdan” (reason
and conscience) sahibidir. Akıl ve vicdan sahibi olmak, insanı
diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerin başında gelir.
Bu yüzden bu özelliğin reddi, kişinin insan olma niteliğinin
zedelenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla akıl ve vicdan sahibi
herkes, insan olma hasebiyle eşittir; hiç kimsenin bir
diğerine karşı doğal bir üstünlüğü söz konusu değildir. Bunun
günümüzde tüm dünyada kabul gören bir anlayış olduğu
söylenebilir.
İnsan haklarının modern formülasyonu, her ne kadar Batı
Hristiyanlığı ve Yahudilik etkisinde geliştirilmiş,
dolayısıyla dinî bir renk taşıyor ise de, seküler bir
karakterinin varlığından ve bunun oldukça belirgin olduğundan
da söz edilebilir. Zira insan hakları fikri, kısmen, yaklaşık
dört beş asırdan beri Batı Avrupa’da yaşanan süreçte ahlakî
değerlerin farklılaşması ve onların dinî kurumlardan açık
bir şekilde ayrılmasına, yani bir anlamda sekülerleşmesine
karşı bir tepki, bir aksülamel olarak da değerlendirilebilir (bkz.
Martin 2005:828). Dinin önemini kaybettiği bir süreç olarak
bilinen bu dönemde ilahî vahye dayanan ve dinî otorite
tarafından tanımlanan toplumsal ahlaka karşı meydan okunmuştur
ve onun yerini, söz gelimi doğal haklar veya akıl ve ortak
değerlere başvurmalar gibi dinî olmayan kavram ve düşünceler
almıştır (bkz. Kirman 2005a).
Bireyin temel hakları genellikle kişisel haklar, toplumsal ve
ekonomik haklar ve siyasal haklar olmak üzere genelde üç
kategoride değerlendirilir. Din ve vicdan özgürlüğüne sahip
olma hakkı da yaşama hakkı ve düşünme hakkı ile birlikte ilk
kategoride yer alır. Dolayısıyla kişinin din ve inanç
konusunda alacağı kararlar ve sergileyeceği tavırlar da insan
hakları kapsamında değerlendirilmektedir.
55
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Demokrasi ile insan hakları arasında çoğu zaman bir ilişkiden
söz edilir. Bu ilişkinin karşılıklı olarak birbirine bağlı
olma ve birbirine destekleme şeklinde olduğu bilinmektedir.
Nitekim 1993 yılında Viyana’da yapılan Dünya İnsan Hakları
Konferansında demokrasi ile insan hakları arasındaki bu ilişki
ifade edilmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 21.
maddesi de demokratik yönetimi bir insan hakkı olarak
düzenlenmiştir. Ancak demokrasi, insan haklarının çoğunluk
iradesine karşı güçlü bir şekilde korunmasını zorunlu kılmakla
birlikte bunun hangi araçlarla yapılacağı konusunda sessiz
kalmaktadır (bkz. Uygun 2003:295-6).
Bilindiği gibi, insan hakları ilk önce evrensel ve mutlak
olarak kavramsallaştırılmıştır. Hakların devletler tarafından
tanınmasıyla, insan hakları fikri kuramdan pratiğe geçirilmiş
ve böylece somutluk ve meşruluk kazanmıştır. İnsan haklarının
sık sık ‘ihlal’ gerçeğiyle karşı karşıya kalmış ve zorunlu
olarak hukukun koruması ve güvencesine gereksinim
duyulmuştur. Nitekim 1948 yılında ilan edilen “İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi” de zamanla Türkiye de dâhil birçok
ülkenin anayasasına girmiş ve hukukun güvencesi altına
alınmıştır. Bu gelişmeler paralel olarak inanç özgürlüğü de,
1948 yılında ilan edilen İnsan Haklari Evrensel Bildirgesi,
1954 yılında Avrupa İnsan Haklari Sözleşmesi, 29 Ekim
2004 tarihli Roma Protokolü ile teminat altına
alınmıştır.
Bu noktada bir hususun vurgulanması önem arz etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti insan hakları ve dolayısıyla din
değiştirme özgürlüğü ve hakkı ile ilgili söz konusu bildirge
ve sözleşmeyi ilk imzalayan ve anayasal güvence altına alan
ülkelerden biridir. Aslında Türk toplumunda din ve inanç
özgürlüğünün tarihi çok daha önceye uzanmaktadır. 18 Şubat
1856 tarihli Islahat Fermanı, 1. maddesinde “Ülkede
bulunan hiristiyan ve diğer gayri müslimlere, ecdadim
tarafindan daha önce verilen her türlü ayricalik ve bağişiklik
aynen yürürlüktedir.”, 4. maddesinde de “Hiç kimse din
değiştirme hususunda zorlanamaz.” denilmektedir (bkz.
Bingöl 1993:37-39).
Bu gelişmeler paralel olarak özellikle geçen 20. yüzyıldan
itibaren bütün insanların ırk, dil, din ve cinsiyet konusunda
herhangi bir ayrımla karşılaşmaksızın temel haklardan
yararlanma düzeyleri her geçen gün artma eğilimi
göstermektedir. Öyle ki, günümüzde bireylerin temel hakları
devletlerin ulusal sınırlarını aşmış ve ondan bağımsız ele
alınır olmuştur. Artık bireyler temel hakları konusunda
herhangi bir engel ile karşılaştıklarında devletlerarası
yargı organlarına ve kurumlarına başvurabilmektedir. Ancak
bütün bu gelişmelere rağmen insan hakları konusunda küresel
anlamda tüm dünyada yapılan çalışmaların yeterli olduğunu
söylemek oldukça zordur. Bu çerçevede İnsan Haklari
Evrensel Bildirgesi’nin ilanından bu yana geçen 61 yıl
zarfında küresel düzeyde, insan hakları alanında neler
olduğuna yakından bakmak gerekmektedir. Bir diğer ifadeyle,
Sovyet Bloku’nun çökmesi ve ardından küresel kapitalizm ve
iletişim teknolojisinin yaygınlaşmasıyla ülkeler arasında
karşılıklı bağımlılığın artması neticesinde uluslararası
normlar ve kurumların yanı sıra insan hakları alanında bir
takım gelişmeler gözlenmiş (Little 1999:151) ise de, bir takım
ciddi eksikliklerden hala söz edilebilmektedir. Bilindiği
gibi, insan haklarının Batılı yorumu daha ziyade mevcut siyasî
ve ekonomik güç dengelerinin korunması yönündedir. Anlaşılan
insan haklarıyla ilgili olarak son derece güzel ve süslü
formüle edilmiş ilkeler değer temelinden yoksun olduğu için
insanları sıcak bir şekilde kucaklayamamaktadır.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insanların maruz kaldığı
problemlere karşı çok önemli açılımlar sağlamıştır. Bu
Beyannamenin özellikle dinî özgürlükler ve inanç temelli
haklar açısından günümüzde bile çok önemli bir dayanak olduğu
söylenebilir. Din ile ilgili haklar, din, inanç ve irade
özgürlüğünü korur, azınlıkların dinî hakları ile kültürlerini
güvence altına alır. İnsan haklarının evren
56
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
selliği, söz konusu hakların dinî inanç ve kanaatlerine
bakılmaksızın bütün insanlara uygulanması gerektiği anlamına
geldiği açıktır. Nitekim Beyannamenin 2. maddesine göre, bu
bildirgedeki hak ve özgürlüklerin ırk, renk, cinsiyet, dil,
din, inanç, siyasî düşünce ayrımı yapılmaksızın herkese eşit
olarak verildiğini belirtir.
Bu bildirgenin 18. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü
düzenlemektedir:
“Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardir. Bu hak,
din ya da inancini değiştirme özgürlüğünü ve tek başina ya da
topluca ve açik ya da özel olarak din ya da inancınıöğretme,
uygulama, tören ya da ibadet yoluyla açiklama özgürlüğünü
içerir.”
(İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Madde 18)
29 Ekim 2004 günü Roma’da imzalanan ve Türkiye’nin de taraf
olduğu Avrupa Anayasasıya da Avrupa İçin Anayasa
Oluşturan Anlaşma’nın ‘Özgürlükler’ başlıklı ikinci
bölümünün 10’uncu maddesi ise şu şekildedir:
“Herkes düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğüne sahiptir. Bu
hak, tek başina ya da başkalariyla birlikte topluluk halinde
ve herkesin önünde veya özel olarak, din ya da inanç
değiştirme özgürlüğünün yani sira, ibadette, eğitimde,
uygulamada ve törenlerde dinini veya inancınıaçıkça ortaya
koyma özgürlüğünü de içerir.”
Birleşmiş Milletlerin 1981 yılında kabul ettiği Din ve
İnanca Dayali Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün ve Ayrimciliğin
Engellenmesi Deklarasyonu’nun 1. maddesi, düşünce, vicdan
ve din özgürlüğünün, herkesin bir dine veya tercihi
doğrultusunda düşünceye sahip olma hakkını da kapsadığını
onaylamaktadır. Madde 2’de, “Hiç kimse, devlet, kuruluş
veya kişilerce dini inançlariyla ilgili olarak ayrima tabi
tutulamaz” denmektedir. Bu maddenin ikinci paragrafı da
hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık şu şekilde tanımlamaktadır: “Dine
veya inanca dayali her türlü ayirim, dişlama, kisitlama veya
taninmama veya insan haklari ve temel haklardan eşit olarak
yararlanamama”.
Din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen bu maddeler, bir yandan
“din değiştirme”yi de insan hakları arasında sayıp güvence
altına alırken, bir yandan da bağlı bulunulan dinin
gereklerini öğrenme ve yerine getirmeyi, yani “dininde
kalma”yı, teminat altına almaktadır. Bu kapsamda söz konusu
maddeler, kişinin dinî inancını ifade etme ve propagandasını
yapmayı da ifade etmektedir. Dolayısıyla bu maddeler kişinin
kendi rızası ve iradesi dışında başka bir dini veya inancı
benimsemeye zorlanmasını onaylamamaktadır. Bu noktada “dinî
özgürlük modelleri” üzerinde durmak konunun anlaşılması
açısından oldukça yararlı olacaktır.
4. Dinî Özgürlük Modelleri
Bir dine bilinçli olarak yönelmek ve/veya inanmak için önce
insanın seçme özgürlüğünün olması gerekir. Bir diğer ifadeyle
bir dinî inancı seçip ona bağlanmanın mümkün olabilmesi
kişinin tercih hakkına sahip bulunmasına bağlıdır. Zira
herkesin bir dinî inancı benimsemeye veya reddetmeye
zorlandığı bir yerde seçme özgürlüğünden söz etmenin çok fazla
bir anlamı yoktur. Şu halde özgürlük, dinden ve/veya
inanmadan önce gelir. İnsan önce özgür olur sonra bir dini
seçer ve benimser ya da reddeder. Anlaşılan genel bir insanî
durum olan özgürlüğün yanı sıra özgül bir insanî durum olarak
dinî özgürlükten de söz etmek gerekmektedir. Liberal bir yazar
bu durumu şöyle izah eder:
“Özgür olmak veya olmamak bir genel insanî durumdur;
Müslüman olmak veya olmamak ise bir özgül insanî durumdur.
Nitekim bir Müslüman İslam’dan vazgeçip Hiristiyan olabilir.
Bir Hiristiyan Hiristiyanliği terk edip ateizme kayabilir. Bu
durumlarin hepsinde bireyler genel insanî değer olarak
özgürlüklerini
57
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
muhafaza ederken özgül bazi değerlerini değiştirirler.”
(Yayla 2009:24).
İki tür dinî özgürlük modelinden söz edilir. Bunlardan ilki,
iradeli ve gönüllü bir şekilde gerçekleşen “din değiştirme” (converting,
conversion) olarak bilinirken, ikincisi, zor kullanma ve beyin
yıkama gibi insanların psikolojik, sosyolojik, dinî ve
ekonomik ihtiyaçlarının maniple edilmesiyle gerçekleşen “din
değiştirtme” (proselytizing, proselytism)1
olarak adlandırılır (bkz. Thomas 2001:526-8). Dinî özgürlük
modellerinin bu iki türünün ayrı ayrı ele alınması konunun
anlaşılması açısından oldukça yararlı olacaktır.
4.1. Din Değiştirme
Günümüzde dinler ve dinî gruplar arasında geniş çaplı bir
taraftar toplama mücadelesi yaşandığı gözlenmektedir. Bir
diğer ifadeyle küresel çapta bir din piyasasının varlığından
söz edilebilir (bkz. Kirman 2005b). Hal böyle iken, din
değiştirenleri hukukî yollarla cezalandırmak veya sosyal
alanda kınamanın, damgalamanın, hatta dışlamanın yersiz bir
davranış olacağı açıktır. Ancak bütün bunlar, bir gerçeğin
gözden kaçırılmasına değil, fark edilmesine yol açmaktadır:
Din insan için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Şu halde her insan,
en az dinini veya inancını değiştirme hakkı kadar dinini
öğrenme hakkına da sahiptir ve devletler de vatandaşlarının bu
haklarını korumak ve sağlamakla yükümlüdür. Zira liberal
görüşe göre, devlet, vatandaşlarının din özgürlüğünü güvence
altına alır (Habermas 2006:5). Devlet mekanizması her
vatandaşına bu hakkını en güzel ve en doğru bilgilerle,
hurafelerden ve batıl inançlardan arınmış bir şekilde,
bilimsel verilere uygun olarak, sevgi
1 Proselytism: Kültürümüze yabancı olduğu için Türkçe
karşılık bulmada zorlandığımız bu kavram, din değiştirmeye
zorlama, başka inanca mensup birini zorla kendi inancına
yöneltme, din değiştirtme anlamlarına gelmektedir. Dinî
özgürlük modelleri arasında sayılan proselitizm, doğal
seyrinde gerçekleşen din değiştirmeden farklı bir kategori
olarak ele alınır. Proselitizmin tanımı hakkında bkz. Aykıt,
2007: 207-8temelinde,
öteki dinlere ve inançlara karşı saygılı bir şekilde sağlamak
durumundadır.
Bütün bu gelişmeler rağmen tüm dünyada gerek bir dinden bir
başkasına geçen bir insanın din değiştirme hakkı ve gerekse
kendi dininde kalma ve bağlı bulunulan dinin uygulamalarını
yapma hakkı çok ciddi tehlikeler altındadır. Söz gelimi,
Çin’de Tibet Budistlerinin ve Uygur Müslümanlarının, Sri
Lanka’da Hindu Tamillerin, Sudan’da veya Cezayir’de liberal
Sünnî Müslümanların, Suudi Arabistan’da Şii Müslümanların,
Pakistan’da Ahmedîlerin, İran’da Bahaîlerin, bulundukları
ülkelerde daha ziyade mevcut siyasî ve ekonomik gücün
korunması yönelik çalışan hükümetler tarafından baskı altında
tutulduğu bilinmektedir (Little 1999:152).
Dinlerin çoğu zaman kendisine yönelişe, yani “ihtida”ya sıcak
baktığı, ancak “irtidat”a yani ayrılarak bir başka dine
geçmeyi hoş karşılamadığı, hatta bu kişinin (mürted)
öldürülmesine cevaz verdiğine dair bir takım düşünceler ileri
sürülmektedir. Oysa dünyanın büyük dinlerinin insanlara birey
olarak seslendiği ve kurtuluşa davet ettiği bilinen bir
gerçektir. Dolayısıyla yüksek dinler, özellikle İslam dini,
inanma ya da inanmama konusunda bireyi özgür bırakmıştır.
Nitekim Kuran’da “De ki: “Gerçek, Rabbinizdendir. Artik
dileyen inansin, dileyen inkâr etsin.” (18/Kehf 29).
Bununla birlikte Kuran’da yer alan “Dinde zorlama yoktur.”
(2/Bakara 256) ve “Sizin dininiz size, benim dinim de
banadir.” (109/Kureyş 6) gibi ayetlerle din ve inanç
özgürlüğünü her fırsatta savunan İslam dini, zengin bir dinî
hoşgörünün en canlı örneklerini sunar. Bilindiği gibi, İslam,
hiçbir zaman monolitik bir dinî ve kültürel sistem
olmamıştır. Hz. Peygamberin sağlığında başlayan yeni ve farklı
yorumlar yapma eğilimi vefatından sonra da devam etmiş ve
çeşitli mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmının her
ne kadar demokratik ve hoşgörülü bir tavır sergilemediği
bilinse de çoğu için böyle bir
58
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
şey söylenemez. Dolayısıyla İslam’ın temel kaynaklarının insan
haklarını engellediği savunulmamakla birlikte İslam
ülkelerinin demokrasi ve insan hakları konusunda
eleştirildiği bilinmektedir (bkz. Price 2002:213-225).
İslam dini, din değiştirmeyi bir olgu olarak kabul eder.
Ancak İslam, din değiştirmeyi bir olgu olarak kabul etmekle
birlikte dünyevî bir ceza öngörmez. Anlaşılan İslam’a göre din
değiştirme bireysel bir tercih konusudur. Kur’an’da,
inandıktan sonra inkâr eden, dinini değiştiren kişinin, o ana
kadar yapmış olduğu amelinin boşa gideceğini, ahirette de
büyük bir cezayla karşılaşacağı belirtilir. (2/Bakara 217;
4/Nisa 137). Buna rağmen çoğu zaman İslam’ın ana kaynakları
olan Kur’an ayetlerinden (2/Bakara 217; 4/Nisa 137; 5/Maide
54) ve hadislerden (Nesei 7-8/14; Buhari 12/1883) de delil
getirmek suretiyle İslam’ın, tıpkı diğer dinler gibi, din
değiştirme konusunda olumsuz bir tutum sergilediği ve
mürtedin öldürülmesine cevaz verdiğine dair bir takım
düşünceler ileri sürülmüştür (bkz. Kurt 2004:185-190). Oysa
yapılan son araştırmaların verileri, bunların dayanaklarının
geçersiz olduğunu ortaya koymuştur (bkz. Yiğit 1999;
Kırbaşoğlu 2002). Hatta önceki çalışmalar, çoğu zaman ileri
sürülen ayet veya hadisin içeriğinde olmayan bir takım
anlamlar yüklendiğini; zorlama yorumlar, teviller yapıldığını;
sıkı bir metin tenkidi yapılmadığını; herhangi bir eleştirel
düşünceye tabi tutmadan önceki bir veya birkaç kaynaktan
aynen aktarılan cümlelerle hükümler verilmeye çalışıldığı
gibi ciddi eleştirilere maruz kalmıştır (Kırbaşoğlu
2002:128-9).
Bu noktada “Madem dinler insanlara birey olarak
sesleniyor, o halde dinî inancınıdeğiştiren niçin
cezalandiriliyor ya da din değiştirme niçin başkalari için
bir tehdit oluşturuyor?” sorusu sorulabilir. Bu soruya
cevap aranırken sosyolojik perspektiften yaklaşılması
gerekmektedir. Zira din değiştirme, her ne kadar bireysel bir
eylem gibi görünse de, sosyal sonuçları olan bir olgudur, yani
sonuçları itibariyle toplumsaldır. Tarih göstermiştir ki,
göçler ve fetihler bir milletin içinde çoğunluğun dinini
etkilemektedir. Çünkü din değiştirme, bünyesinde sosyal ve
siyasal değişmeyi hızlandıran ve bu yüzden korku veren bir
güç taşımaktadır.
Din değiştirene, yani mevcut dinî inancını değiştirip başka
bir dine girene bir ceza verilip verilemeyeceği
tartışılabilir. Din değiştirene verilecek ilk ceza duygusal
boyuttadır. Din değiştirip başka bir dine giren kişi, en yakın
çevresi tarafından “toplumsal dışlanma”ya maruz bırakılır.
Ancak daha büyük bir dışlama bağlı bulunduğu dinî gruptan
gelir. Çünkü mürtedin (apostate) yapmış olduğu davranış,
önceden bağlı bulunduğu grup tarafından ‘sadakatsizlik’ ve
hatta ‘ihanet’ olarak algılanır. Bu yüzden mürted ayıplanır,
kınanır, aşağılanır, suçlanır, hatta tehdit edilir. Din
değiştiren kişi, en yakın arkadaşları veya ailesi tarafından
‘ilgisizliğe’ mahkûm edilir. Bu durum, mürted için “toplumsal
ölüm”dür. Âdeta yok sayılan mürted, artık, içinde bulunduğu
toplumsal çevresinde yaşayan bir ölüdür.
Toplumsal yönden dışlanmak suretiyle ‘manen/ruhen’ öldürülen
mürtedi, tarihî süreçte bazı toplumlar ‘bedenen’ de
öldürmüşlerdir. Ancak infaz, aynı gerekçeye bağlı olarak
yapılmıştır: Gruba veya topluma sadakatsizlik ve ihanet. Bir
diğer ifadeyle o, toplumsal kimliğe ihanet etmiş, bütün bir
toplumun bekasını tehlikeye atmıştır. Dolayısıyla mürted,
toplum tarafından öldürülmesi gerektiği için öldürülmüştür.
Mürtedin cezalandırılması konusunda tarihçi İlber Ortaylı’nın
tespiti oldukça önemlidir. Ona göre, İslam’ı terk edip
Hristiyanlığa ve başka bir dine geçme yani irtidat,
“tarihimizde sık rastlanan bir olay” olmamakla birlikte “eski
toplumda idamı gerektiren bir suçtu. Bu daha çok nizamı temin
için başvurulan, etrafı yatıştıran bir cezadır.” (Ortaylı
2002:5).
Bu noktada kötü davranışın veya suçun fonksiyonel analizini
yaparken Durkheim, “suçun normalliği” (normalcy of crime) kav
59
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
ramıyla (Durkheim 1985:90-5) önemli bir açılım sağlar. Ona
göre suça verilen ceza, suçu işleyeni caydırıcı olduğu için
değil, bilakis topluluğun ahlakî değer ve kodlarının
doğrulanması açısından son derece önemlidir (Moore 1997:337).
Bir diğer ifadeyle ceza, “kolektif bilinci” yeniden
onaylamakta ve rahatlatmaktadır (Cohen and Machalek 1994:290).
Din değiştirmenin sosyal sonuçları bağlamında belirtilmesi
gereken bir husus da, din değiştirmenin potansiyel olarak
kültürü ve idareyi olduğu kadar evlilik ve aile geleneğini
için de bir tehdit unsurudur. Tarihi olarak baskıcı
toplumlarda yaşayan yeni mühtediler eşitlik, demokrasi ve
modernleşmenin ortaya çıkmasına yardımcı olmuşlardır. Çünkü
toplumun en alt tabakasına mensup insanlar din değiştirdiği
zaman toplumdaki kurulu düzeni sarsmışlardır. Yahudilik,
Hristiyanlık ve İslam tarihi bunun örnekleri ile doludur.
Bireyin dinî inanç özgürlüğünü ve din değiştirme hakkını
güvence altına almanın en güvenli yollarından biri, yasal
düzenlemeler yapılmasıdır ki, bu süreç önemli ölçüde
tamamlanmıştır. Bugün dünyada komünist Çin’in de dâhil olduğu
birçok ülkenin, dinî inanç hürriyetini koruyan kanunları
vardır. İkincisi ise, dinî konularda devlet mekanizmasının
mümkün olduğu kadar tarafsız kalmasıdır. Daha açık bir
ifadeyle laikliğin güçlendirilmesi büyük bir önem
taşımaktadır.
4.2. Din Değiştirtme
Yukarıda ifade edildiği gibi, din ve vicdan özgürlüğü, bireye
din değiştirme hakkını verdiği gibi dinî inancını yayma
konusunda da aynı yaklaşımı sürdürür. Bunun tersi bir durumun
büyük bir çelişki oluşturacağı açıktır. Bir diğer ifadeyle,
ifade ve yayma hürriyeti olmayan inanma özgürlüğünün çok fazla
bir anlamı olmayacaktır. Ancak bu noktada bir hususun altını
çizmek gerekmektedir: İnsanların inançlarını yayma, tebliğ
hakkı ile insanların bir takım ihtiyaçlarının maniple
edilerek inancını değiştirmeye zorlanması. İlki, dinî
inancını başkalarına ulaştırma, anlatma, tanıtma veya
propagandasını yapma faaliyeti olarak özgürlükler alanının
konusu ve bir insan hakkı iken, ikincisi, hak ihlalidir. Zira
bu durumda insanların inançlarını sürdürme ve dinlerinde kalma
hakları ihlal edilmektedir. Daha ziyade proselitizm ve
misyonerlik faaliyetleri örneğinde olduğu gibi, karşıdaki
insanın inanma hakkı bir şekilde elinden alınmaktadır.
Kavram olarak proselitizm, birini dininden döndürmeye
çalışmak, bu amaçla gerektiğinde zor kullanmak ve karşıdakinin
ihtiyaçlarını maniple etmek gibi olumsuz manalar çağrıştıran
bir anlama sahiptir. Bir dinden bir başkasına veya bir
kiliseden bir başkasına geçişi ifade eden proselitizm
uygulamasına en başta hristiyan kiliselerin karşı çıktığı
söylenebilir.2
Zira hiç bir din veya kilise üye kaybetmek istemez. Bununla
birlikte bazı kiliselerin üye kazanma uygulamasını öne
çıkardığı, hatta teşvik ettiği söylenebilir. A kilisesinin B
kilisesinin üyelerini elde etme yönünde çabaları söz konusu
ise B kilisesi bu durumu proselitizm olarak niteler. Oysa söz
konusu uygulamayı teşvik eden kiliseler, yaptıklarını
proselitizm olarak değil de ‘evanjelizm’ olarak niteler.
Dinî özgürlük modelleri arasında sayılan ve doğal seyrinde
gerçekleşen din değiştirmeden farklı bir kategori olarak ele
alınan proselitizm, birey özgürlüğünü engelleyen, insan
haklarını ihlal eden bir olgu olarak değerlendirilmektedir.
Nitekim Hristiyan kültürde ortaya çıkmış olmasına rağmen
başka Batı ve Hristiyan dünyası, Avrupa Birliği ülkeleri
olmak üzere tüm dünyada birey özgürlüğüne ve insan haklarına
meydan okuması nedeniyle kabul görmemektedir. Nitekim 1993
yılında AİHM, insanları inançlarını değiştirmeye zorlamayı (proselytizing)
suç saymıştır. Avrupa’da bazı ülkeler de, mese
2 Proselitizmin Hristiyan mezhepler arasında anlaşılma ve
uygulama biçimleri hakkında bkz. Aykıt 2007: 208-218.
60
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
la Yunanistan, proselytizmin her türünü suç saydığı
bilinmektedir.
19. yüzyılda evanjelik misyonerlerin faaliyetleriyle
kavramsallaşan proselitizmin olumsuz bir anlam kazanması
misyonerler ve onların uygulamalarına atfen oluşturulmuştur.
Misyonerlere yönelik ithamlar genelde maniple edici ve
zorlayıcı olma yönündedir (Thomas 2001:527). Anlaşılan
proselitizm, misyonerlik anlayışı ve uygulaması ile yakından
ilişkilidir. Bir anlamda proselitizme yol açması nedeniyle
misyonerlik çok da masum sayılamaz.
Bu bağlamda bir yanlış anlamanın varlığına işaret etmek
gerekmektedir. Özellikle Hristiyanlık dini ile karakterize
olan misyonerlik faaliyetinin, evrensellik iddiasındaki her
dinin ayrılmaz bir parçası olduğu şeklindeki yorum (bkz.
Aboulmagd 1998), misyonerliği meşrulaştırmaya yönelik olduğu
gibi, gerçeği de yansıtmamaktadır. Zira Yahudilik,
Hristiyanlık ve İslam dini ele alındığında bu konuda
farklılıklar olduğu görülür.
Yahudilik’te misyonerlik anlayışı ve uygulaması ya da
yayılmacılık pek görülmez. Bilindiği gibi, Yahudiler,
kendilerinin Tanrı tarafından övülmüş “seçkin bir millet”
olduklarına inanırlar. Yahudilik zamanla millî bir karaktere
büründürülmüştür. Dolayısıyla Yahudi olmayan birinin Yahudi
dinine girmesi söz konusu değildir. Bu yüzden dini
başkalarına anlatma ve onları Yahudiliğe döndürme çok fazla
önemsenmez.
İslam söz konusu olduğunda çoğu zaman misyonerlik ile tebliğ
kavramının birbirine karıştırıldığı gözlenmektedir. İslam
dininde misyonerlik, daha doğrusu proselitizme varan
misyonerlik anlayışına rastlanmazken, Kuran’da sınırları
belirlenmiş bir tebliğ anlayışına yer verilir.
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” (Maide
5/67).
Hz. Peygambere verilmiş olan tebliğ görevi, sadece dini
anlatma anlamında olup, dine döndürme misyonu yüklenmemiştir.
Hatta insanlara sadece dini anlatması, onları dine döndürme
hususunda da herhangi bir çaba ve gayret sarfetmemesi için Hz.
Peygamber sık sık uyarılmıştır:
“Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer
yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir.”
(Âl-i İmran 3/20).
“Senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise
bize aittir.” (Rad 13/40).
“Ben ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim.”
(Nuh 71/23).
Görüldüğü üzere, Kuran’da yer alan bu ve benzeri ayetler,
İslam’da tebliğ anlayışını açık bir şekilde ortaya
koymaktadır. Buna göre tebliğe izin verilmekle birlikte bazı
sınırlamalar da getirilmiştir. Bir başka anlatımla İslam’da,
başka inanç mensuplarını İslam’a davet etmeye izin verilmiş,
fakat “dinde zorlama yoktur” (Bakara 2/286) ayetiyle
de zorlamaya asla müsaade edilmemiştir.
Yahudilik ve İslam’daki anlayışın tersine Hristiyanlığın
misyonerliği çok daha fazla önemsediği bilinmektedir. Söz
gelimi İncil’de Hz. İsa,
“İmdi gidin bütün uluslari öğrencilerim olarak yetiştirin (Hristiyan
yapin). Onlari, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adiyla vaftiz edin.
Size buyurduğum her şeye uymayi onlara öğretin. İşte ben
dünyanin sonuna dek her an sizinle birlikteyim.” der.
(Matta 28:19-20).
Pavlus da İncil’de “Ama iman etmedikleri kişiye nasil
yakaracaklar? Duymadiklari kişiye nasil iman edecekler? Vaaz
eden (Tanri sözünü yayan) olmaksizin nasil duyacaklar? Eğer
gönderilmezlerse nasil vaaz edecekler?” der. (Romalılara
Mektup 10:14-15).
Pavlus, İncil’de bir başka yerde de misyonunu takiyye ile
tamamladığını belirtir: “Ben özgürüm, kimsenin kölesi
değilim. Ama daha
61
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
çok kişi kazanayim diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri
kazanmak için Yahudilere Yahudi gibi davrandim. Kendim Kutsal
Yasa’nin denetimi altinda olmadiğim halde, Yasa altinda
olanlarıkazanmak için onlara Yasa altındaymişim gibi
davrandim. Tanrinin yasasina sahip olmayan biri değilim,
Mesih’in yasasıaltındayim. Buna karşin Yasa’ya sahip
olmayanlari kazanmak için Yasaya sahip değilmişim gibi
davrandim. Güçsüzleri kazanmamak için güçsüzlerle güçsüz
oldum. Ne yapip ne edip bazilarınıkurtarmak için herkesle her
şey oldum. Bunlarin hepsini Müjde’de payim olsun diye,
Müjde’nin uğruna yapiyorum.”
(Korintoslulara Mektup I, 9:19-23).
Yakın bir tarihte (28 Kasım–01 Aralık 2006) Türkiye’ye
ziyarette bulunan Papa XVI. Benedikt, eski Kardinal Ratzinger,
oldukça sivri, tahrik ve tahkir edici cümlelerle tarihe
geçmiştir. Ancak daha ılımlı algılanan önceki Papa II. Jean
Paul’ün 2000 yılındaki açış konuşmasında “Birinci bin
yilda Avrupa, ikinci bin yilda Afrika ve Amerika
Hristiyanlaştirildi. Bu bin yilda da Asya’yi
Hristiyanlaştiralim” dediği hatırlanmalıdır. Papa’nın
gösterdiği bu hedefin günümüzde önemli ölçüde gerçekleşmiş
olduğu söylenebilir. Zira Güney Kore’de Hristiyanlığın çok
hızlı bir yayılma eğilimi içerisinde olduğu bilinmektedir (bkz.
Kim 2003).
Günümüzde din ve vicdan özgürlüğü misyonerlik faaliyetleriyle
tehdit altındadır. Bununla hemen hemen aynı paralelde olan
düşünce ve ifade özgürlüğü de, bugün örneğini Fransa’da
gördüğümüz biçimde, bir hak ve özgürlükler ülkesi olarak
tanınan bir AB üyesi ülkenin tasallutu altındadır. Günümüzde
Hristiyanlar, misyonerliği, yani İncil’in yayılmasını (inculturation)
ve yoksul insanların istismar edilmesini, İsa’nın kendi
inançlı arkadaşları için verdiği tarihsel bir emir olarak
kabul etmekte, günümüzde bunu aşırı hristiyan dincilerin
yaptığı yanlış ve ahlakî dayanaktan yoksun bir uygulama
olarak tasvip etmediklerini ifade etseler de proselitizme
varan misyonerlik faaliyetleri etkin bir şekilde devam
etmektedir. Bu çerçevede İnternet üzerinde yayınlanan
Christianity Today sitesinde, “Bir insanin bir başka
dine geçme hakki evrensel bir insan hakki olarak ele alinmali
ve israrla savunulmalidir.” denildikten sonra “Hiçbir
devlet, kilise veya kurum bireyin dinî gerçeklik peşinde
koştuğu yolun üzerinde durmamalıdır.” şeklindeki ifadeyle
asıl meramlarını ifade etmektedirler. Aslında Hristiyan
misyoner örgütlerin, mühtedi satın alma, yerel kanunları
çiğneme, sosyal düzenin altını oyma ya da bir takım avantajlar
elde etmek için siyasî gücü/nüfuzu kullanma vb. ithamlarla
karşılaştığı için bu işlerden sakınmaları gerektiği tavsiye
edilmesi de bu gerçeği desteklemektedir.
Kültür ve inanç dünyaları korunması gereken alanlardır. Oysa
bu alanlar misyonerlik tehdidi altındadır. İnanç
coğrafyasındaki değişikliklerin nüfus coğrafyasındaki
değişiklikler kadar ciddi sonuçlar yarattığına işaret eden
tarihçi İlber Ortaylı’ya göre misyonerler, kendi
ülkelerindeki ihtiyaç sahipleriyle ilgilenmek yerine yerel
kültürleri yok etme çabası içindedirler. Bu yüzden misyonerlik
faaliyetleri uzandıkları yere mutluluktan ziyade sorun
taşımaktadırlar (Ortaylı 2005:7). Şu halde dinî, siyasî,
ekonomik ve sosyal amaçları göz önüne alındığında, insanların
inanıp inanmama tercihlerini bloke edecek maniplatif bir
misyonerlik anlayışı masum bir hak olarak görülemez.
Bugün misyonerliğin küreselleşmeyle birlikte yürütülen bir
proje olduğu bilinmektedir. Küresel itaati sağlamak adına
proselitizme varan misyonerlik adeta teşvik edilmektedir. Bu
durum, misyonerliğin siyasî bir yönü olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Daha açık bir ifadeyle, misyonerlik bugün sadece
dinî bir konu veya sorun olarak görülemez, zira ciddi bir
“ulusal güvenlik sorunu” haline gelmiştir. Vurgulanması
gereken bir başka husus da, küreselleşen dünyada ülkemizin de
taraf olduğu uluslararası hukukun dinî inancın
değiştirilmesini bir hak olarak insanlara vermesi nedeniyle
proselitizme varan mis
62
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
yonerliğe karşı yasaklayıcı ve cezalandırıcı tedbirler
alınmasının adeta imkânsız hale gelmiş olmasıdır. Şu halde
Yaşar Kalafat’ın (2005) da isabetle belirttiği gibi “karşı
misyon oluşturmak” gerekmektedir. Laikliği din ve vicdan
hürriyeti olarak algılayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, laik ve
üniter yapısını sürdürebilmesi için artan misyonerlik
faaliyetleri karşısında kendi misyonunu gecikmeksizin
oluşturması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan
akademisyenler olarak bizler, “Ulusal misyon ve vizyonumuz ne
olmalıdır?” sorusuna cevap bulmak durumundayız.
5. Sonuç
Din değiştirme olgusunu temel insan hakları ve dinî özgürlük
modelleri çerçevesinde ele alan bu incelemede din
değiştirmenin bireyin ne kadar özgür olarak bir tercihte
bulunduğu hususunda sosyolojik perspektiften bir
değerlendirilme yapılmıştır. Din değiştirme olgusu hakkında
kısa bir bilgi verildikten sonra dinî özgürlük modelleri yani
din değiştirme ile zorla din değiştirtme arasındaki ayrım
üzerinde durulmuştur. Din değiştirme olgusundan söz ederken,
insanların bir hak arayışına girerek dinlerini
değiştirmelerinden ziyade yaşanan modernleşme ve sekülerleşme
sürecinin etkilerinin en özel, en mahrem alanlarda dahi
izlenebildiği, insanların kendilerini kuşatan kutsalların
etkisinden özgürleşerek dinlerini değiştirebildikleri, yani
din değiştirme özgürlükleri olduğunu üzerinde durulmuştur.
Bir hukuk kavramı olarak ortaya çıkan “insan hakları”, genel
bir tanımlamayla, herhangi bir nedene dayanmaksızın ve hiçbir
fark gözetilmeksizin sadece insanlık özelliğinden dolayı
bütün insanlara tanınmış ve başta devlet olmak üzere herkesin
uyması veya en azından saygılı olması gereken bir hak ve
özgürlükler dizisi olarak anlaşılmaktadır. Bir kimsenin
bireysel olarak özgür iradesiyle kendi dinî inancını
değiştirmesi hiç kuşkusuz en temel insan haklarından biridir.
Ancak bunun her zaman sorunsuz bir şekilde tahakkuk ettiğini
söylemek oldukça zordur. Zira her dinin kendi gerçekleri ve
doğruları üzerinde titrediği ve bunları korumaya yönelik
çeşitli refleksler gösterdiği bilinmektedir. Bu da dinler
arasında bir takım ayrımlaşmayı ve hatta çatışmaları
doğurmaktadır. Anlaşılan temel insan haklarından biri olmasına
rağmen din değiştirme, dinî açıdan olduğu kadar hukukî ve
sosyal açıdan da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Ancak din
değiştirmeyle ilgili belirtilmesi gereken en temel
gerçeklerden biri şudur: Küreselleşme sürecinde yazılı ve
görsel medyada din değiştirme gerçeğine insan hakları
bağlamında yaklaşmak suretiyle din değiştirmenin en temel
insan haklarından biri olduğu fikri sıkça vurgulanmak
suretiyle insanların tercihleri üzerinde proselitizme varan
bir tür müdahale ve maniplasyon yapılıyor olmasıdır.
Unutulmamalıdır ki, din değiştirme bireysel bir tercih ve hak
olmakla birlikte bu tercihe yönelik bir takım müdahaleler ve
maniplasyonlar –ki bu durum Hristiyan gelenek içerisinde
proselitizm olarak adlandırılmaktadır– bugün çağdaş dünyada
yasal olarak reddedilmektedirn
KAYNAKLAR
Aboulmagd, K. (1998), “The Role of Religion in a Globalising
World: An Agenda for a Joint Action”, Paper submitted under
topic “Interfaith Co-operation and Social Harmony”,
HERE-NOW4U: World Philosophers Meet ‘98
(http://www.here-now4u.de/eng/the_role_of_religion_in_a_glob.htm)
Aykıt, D. A. (2007), “Hristiyanlık’ta Kuzu Hırsızlığı veya
Proselitizm”, İslamî Araştırmalar, 20 (2), 206-220
Barker, E. (1987), “Bringing Them In: Some Observation on
Methods of Recruitment Employed by New Religious Movements”,
New Religious Movements and the Church, (eds.) A.R.Brockway
and J.P.Rajashekar, Geneva, 69-79
Barker, E. (1992), New Religious Movements, 3rd
edition, London, HMSO Publications
Bingöl, İ. (1993), Ülkemizde Anayasa Hareketleri,
Ankara, Atak Ofset
63
Din Değiştirme: Dinî Özgürlük Modelleri Açısından Sosyolojik
Bir Analiz
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
Çayır, C. (2005), “Din Değiştirmede Etkili Olan Psiko-Sosyal
Faktörler ve Bursa’da Misyonerlik Faaliyetleri”,
Türkiye’de Misyonerlik, Ankara, 181-190
Çetin, O. (1994), Sicillere Göre Bursa’da İhtida
Hareketleri ve Sosyal Sonuçlari (1472-1909), Ankara,
Türk Tarih Kurumu Yay.
Cohen, L. E. and R. Machalek (1994), “The Normalcy of Crime:
From Durkheim to Evolutionary Ecology”, Rationality &
Society, 6 (2), 286-308
Durkheim, E. (1985), Toplumbilimsel Yöntemin Kuralları,
çev. C.B.Akal, İstanbul, BFS Yay.
Gellner, E. (1994), Postmodernizm, İslam ve Us,
İstanbul, Ümit Yay.
Günay, Ü. (1981), “Türkiye’de Dinî Sosyalleşme”, I. Din
Eğitimi Semineri, Ankara, 192-199
Habermas, J. (2006), “Religion in the Public Sphere”,
European Journal of Philosophy, 14 (1), 1-25
İnsan Haklari Referans Elkitabi,
2.baskı, Tilburg, La Hey: Hollanda Dışişleri Bakanlığı Yayını,
Ocak 1999
Kalafat, Y. (2005), “Millî Misyonu Oluştururken”,
Türkiye’de Misyonerlik, Ankara, Türkiye Dinler Tarihi
Derneği Yay., 439-440
Kırbaşoğlu, H., (2002), “İslam’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve
İrtidat Meselesi”, İslamiyat, 5 (1), 125-132
Kim, H. C. (2003), Din Değiştirmenin Entelektüel Arka Planı,
İstanbul Kaynak Yay.
Kirman, M. A. (1999), “Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî
Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları”,
Dinî Araştirmalar Dergisi, 2 (4), 223-233
Kirman, M. A. (2003), “Küresel Bir Olgu Olarak Din Değiştirme
ve Aileye Etkisi”, Dinî Araştırmalar Dergisi, 6 (17),
269-280
Kirman, M. A. (2004a), “Din Değiştirme Olgusuna Sosyolojik Bir
Yaklaşım”, Dinî Araştırmalar, 6 (18), 75-88
Kirman, M. A. (2004b), “Beyin Yıkama Teorileri”, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XLV (1), 107-132
Kirman, M. A. (2005a), Din ve Sekülerleşme, Adana,
Karahan Yay.
Kirman, M. A. (2005b), “Küreselleşme Sürecinde Dinî Pazarlar”,
İslamiyat, 8 (1), 101-111
Köse, A. (1997), Neden İslam’i Seçiyorlar, İstanbul,
TDV Yay.
Kurt, A. O. (2004), Yahudilik, Hristiyanlik ve İslam’da Din
Değiştirme, İstanbul, Gökkubbe Yay.
Little, D. (1999), “Rethinking Human Rights: Religion,
Relativism, and Other Matters”, Journal of Religious Ethics,
27 (1), 151-177
Lofland, J. and R. Stark (1965), “Becoming a World-Saver: A
Theory of Conversion to a Deviant Perspective”, American
Sociological Review, 30, 862-875
Marlett, J. D. (1997), “Conversion Methodology and the Case of
Cardinal Newman”, Theological Studies, 58 (4), 669-715
Martin, J. P. (2005), “The Three Monotheistic World Religions
and International Human Rights”, Journal of Social Issues,
61 (4), 827-845
Moore, W. E. (1997), “İşlevselcilik”, T. Bottomore ve R.
Nisbett, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, İstanbul,
Ayraç Yay., 327-368
Ortaylı, İ. (2005), “Misyonerlik”, Milliyet Pazar, 9
Ocak 2005, 7
Peker, H. (2000), Din Psikolojisi, 2.baskı, Samsun,
Aksiseda Matbaası
Price, D. (2002), “Islam and Human Rights”, Journal for
the Scientific Study of Religion, 41 (2), 213-225
“Protecting the Right to Convert”, Christianity Today,
43 (3), January 3, 1999, 28-29
Rambo, L. (1993), Understanding Religious Conversion,
New Haven and London, Yale University Press
Selçuk, H. (2002), “Şer’iyye Sicillerine Göre Kayseri’de
İhtida Hareketleri (1645-1665)”, Dini Araştırmalar, 5
(13), 165-175
Shell, R. C.H. (1993), “From Rites to Rebellion: Islamic
Conversion, Urbanization and Ethnic Identities at the Cape of
Good Hope, 1797
64
M. Ali Kirman
BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1
to 1904”, Canadian Journal of History, 28 (3), 409-447
Sherkat, D. E. ve C. G. Ellison (2004), “Din Sosyolojisi’nde Son
Gelişmeler ve Gündemdeki Tartışmalar”, çev. İ.Çapcıoğlu,
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XLV (1),
225-262
Snow, D. A. and R. Machalek (1984), “The Sociology of
Conversion”, Annual Review Sociology, X, 167-190
Thomas, G. M. (2001), “Religion in Global Civil Society”,
Sociology of Religion, 62 (4), 515-533
Uygun, O. (2003), Demokrasinin Tarihî, Felsefî ve Ahlakî
Boyutları, İstanbul, İnkılap Kitabevi
Weber, M. (1986), Sosyoloji Yazıları, çev. T.Parla,
İstanbul, Hürriyet Vakfı Yay.
Wilson, B. (1992),
Religion in Sociological Perspective,
6th
impression, Oxford, Oxford University Press
Yayla, A. (2009), “İslam, Liberalizm ve Özgürlük”, Zaman,
16 Ekim 2009, 24
Yiğit, Y. (1999), “İnanç ve Düşünce Özgürlüğü Perspektifinden
İrtidat Suç ve Cezasına Bakış”, İslamiyat, 2 (2),
121-135
|
|