Bidder - Sosyal  Bilimleri Dergisi Yıl 2010 Sayı 1

 

TÜRKİYE ALEVİLİĞİ RAPORU

A REPORT ON TURKISH ALEVITES

Din, çeşitli dinsel tecrübeler, mitler, ri­tüeller ve sembol sistemlerinden meydana gelmekte ve bu unsurlar arasındaki denge­nin bozulmasıyla ve vurgunun bunlardan biri veya birkaçı üzerinde yoğunlaştırılmasıy­la da bu ana dini gelenek içerisinde zamanla farklılaşmalar ve çeşitlenmeler meydana ge­lebilmektedir. Bu çerçevede dinin sosyal bir fenomen olması ve sosyolojik perspektifin de dini gruplar ve kurumlar ya da bunların içeri­sinde bireylerin davranışı ve bu gruplar ara­sındaki etkileşimi incelemesi, buradan hare­ketle dinin önemli bir karakteristiği olan dini inançların sosyologun temel ilgisini oluştur­madığını da belirtmekte yarar vardır. Dola­yısıyla bu yazıda dinin tabiatüstüne inanç gibi esasına vurgu yapan substantif din tanı­mından ziyade hayata anlam duygusu aşıla­ma gibi, ya da dinin ne yaptığı üzerinde odak­laşan fonksiyonel din tanımından hareketle dini oluşumların sosyal temelleri üzerinden konu ele alınmaktadır.

Dini sembollerin farklı yorumları ile bir­likte kültürel farklılık, inancın volk ve elit versiyonlarının gelişimi fenomeni bağlamın­da Aleviliğin incelenmesi, Türk toplumunda dini gerçekliğin bir yüzü üzerinde derinlik ve bakış açısı sağlayacaktır. Bu bağlamda, Ana­dolu Türk İslam kültürü etrafında şekillenen ve belli bir gelişim süreci içerisinde kendine özgü bir kültür, bir yaşama biçimi sunan Ale­vilik, çeşitli dini ve kültürel geleneklerden beslenen İslam’ın popüler anlayışını temsil eder. Her ne kadar İslami mistizmden, çeşit­li mahalli dini kültürel geleneklerden, İslam öncesi veya İslam dışı dini inanış ve pratik­lerin etkisiyle senkretik din anlayışı olarak Alevilik popüler olmuşsa da, Aleviliği formel ya da resmi din ile inancın volk versiyonu şeklindeki dikatomik tipoloji çerçevesinde ele almanın uygun olacağını belirtmekte ya­rar vardır.

Dini sembollerin farklı yorumları ile bir­likte kültürel farklılık, inancın volk ve elit versiyonlarının gelişimi fenomeni bağlamın­da Aleviliğin incelenmesi, Türk toplumunda dini gerçekliğin bir yüzü üzerinde derinlik ve bakış açısı sağlayacaktır. Bu bağlamda, Dini sembollerin farklı yorumları ile birlik­te kültürel farklılık, inancın volk ve elit ver­siyonlarının gelişimi fenomeni bağlamında Aleviliğin incelenmesi, Türk toplumunda

İletişim

Prof. Dr. Hüsnü Ezber Bodur

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kahramanmaraş / Türkiye


 

Hüsnü Ezber Bodur – Şahin Gürsoy - Recep Kılıç – Fazlı Arabacı

2

BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

dini gerçekliğin bir yüzü üzerinde derinlik ve bakış açısı sağlayacaktır. Bu bağlamda, Ana­dolu Türk İslam kültürü etrafında şekillenen ve belli bir gelişim süreci içerisinde kendine özgü bir kültür bir yaşama biçimi sunan Ale­vilik, çeşitli dini ve kültürel geleneklerden beslenen İslam’ın popüler anlayışını temsil eder. Her ne kadar İslami mistizmden, çeşit­li mahalli dini kültürel geleneklerden, İslam öncesi veya İslam dışı dini inanış ve pratik­lerin etkisiyle senkretik din anlayışı olarak Alevilik popüler olmuşsa da, Aleviliği formel ya da resmi din ile inancın volk versiyonu şeklindeki dikatomik tipoloji çerçevesinde ele almanın uygun olacağını belirtmekte ya­rar vardır.

Tarihi toplumsal süreçte çeşitli kaynak­lardan beslenerek ortaya çıkan farklı Alevi grup ve oluşumlar, partikülaristik eğilimle­riyle, içinde bulundukları sosyal çevreyi red­detmeleriyle, dışlayıcı üyelik politikalarıyla, küçük inanç grubu oluşlarıyla, informal ve spontane dini pratikleriyle, herkesin eşitli­ği gibi sıkı sosyal ahlak anlayışıyla din sos­yolojisindeki “sekt” tipi dini organizasyona benzemektedir. Bunun yanı sıra, formalresmi inancın popüler versiyonları çerçevesinde Alevilik, kitabi olmadan çok sözlü gelenek­lere dayanarak geliştirdiği rimelleri, felsefe­si, inancı, sosyal pratikleri ve yaşam tarzıyla gayri şahsilik temelinde oluşan kendine özgü teoloji ve teologlarıyla hayli bürokratikleş­miş formel resmi dinle bir gerilim yaşamıştır ve yaşamaya da devam etmektedir. Bu çer­çevede toplulukların, aralarındaki informel ilişkileri güçlendiren ve bir aidiyet duygusu meydana getiren, dini pratiklerde ve aktivi­telerde spontanlığa ve duygusallığa vurgu yapan inanç tiplerini oluşturduklarını belirt­tiklerini dikkate alarak, Aleviliği Türkİslam kültürü dairesi içerisinde mütalaa etmek, Aleviliğin dinsel, sosyokültürel ve tarihsel gerçekliğine uygun düşecektir.

Resmi dinin sistematik bir teoloji geliş­tirme eğilimi içerisinde olması ve inanç esas­larını tüm kültürlere ve inançlara hitap ede­cek tarzda evrensel boyutlara taşıma isteğine karşın, inancın halk versiyonu olan popüler din de lokal adetlerle, değerlerle, inançlarla ve kültürlerle birlikte bu tarihi geleneğin bir sentezini içerir. O halde resmi olmayan din, içinde yaşadığı kültür veya kültürlerin etki­siyle, dini mitleri ve sembolleri kendi yaşam şartlarını meşrulaştırma yönünde yorumla­yarak yeni bir yaşama stili ve tarzının oluşu­muna katkı sağlamaktadır.

Hz. Peygamberin vefatını takiben Arap yarım adasının sosyal yapısı ve kültürel do­kusu içerisinde gelişen ilk dönem siyasi olay­lar, Hz. Hüseyin’in giriştiği siyasi mücadele sırasında şehit edilmesi sonrası derinleşerek, siyasi dokulu dini anlatılara ve aktarımlara dönüşmüştür. Bu süreçte, dini anlatılar içe­risinde siyasal duyarlılıklar ve Ehli Beyt ta­kipçiliğinin aktarılması, siyasi olanın dinileş­mesini de beraberinde getirmiştir. Siyasi bir mücadele süreci geçirmiş din tebliğcilerinn özellikle göçer Türkler arasında dini anlatı­larda bulunması, Türklere sığınan Yahya b. Abdillah’ın, Zeyd b. Ali’nin siyasal duyarlılık­larını ve görüşlerini dini anlatılar içerisinde aktarması ve daha birçok etkenle birlikte İran’ın yanı sıra Türkler arasında da Ehli Beyt sevgisinin ve duyarlılığının yerleşmesinde et­kili olmuştur. İşte, Aleviliğin siyasal ve dinsel kökleri de buralara kadar uzanmaktadır.

Yine Aleviliğin siyasal kökleri arasında, göçer Türklerin ekonomik, dinsel, kültürel ve sosyal gerçeklikleri çerçevesinde oluşan dini, mistik ve siyasal deneyimlerinin belirgin et­kileriyle ortaya çıkmış olan Babai isyanları başta olmak üzere Anadolu’daki göçer kalkış­maları ve Safevi hareketinin ortaya çıkardığı çekişmeler ve çatışmalar Anadolu Aleviliği­nin şekillenmesinde etkili olmuş diğer siyasal ve kültürel unsurlardır. Bu süreçlerle birlikte artık sosyal, kültürel ve siyasal motivasyonlu olgular ve olaylar birer dini fenomen olarak belrmiştir.

Çeşitli Alevi gruplar arasında dinin lo­kalleşmiş versiyonu, yerine göre inanca tek doğru anlayışı olarak görmüş ve ana dini


 

 

3

Türkiye Aleviliği Raporu

BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

gelenekle etkileşim ilişkisi bu grupların gelişim evreleri üzerinde etkili olmuştur. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Müslü­manlaşmasında önemli rol oynayan Babaî dervişlerinin etkisiyle şekillenen ve daha sonra, Şeyh Safi’yi takip eden Safevi sufi ta­rikatları çerçevesinde Kızılbaşlar olarak anı­lan geleneksel Aleviliğin gelişim evresinde Hacı Bektaşı Veli’nin önemli bir yeri olduğu muhakkaktır. Nitekim dinimistik hüviyetiyle geleneksel Alevilik, Anadolu’da AleviBektaşi ismiyle anılmaya başlamıştır.

Birçok biçim ve içeriklerde İslam dünya­sının hemen her bölgesinde yaygın bir yapı olarak belirmeye başlamış olan tarikat züm­releşmeleri, Türklerin önceki dönem dini inanç dünyaları ve dini kurumsal gelenekleri ile etkileşerek göçer Türkler arasında yaygın bir yer edinmiştir. Bu süreçte, birçok gele­neksel dini motif ve sosyal figür yeni dini yapı içerisine aktarılarak varlığını devam ettirmiş­tir. Şaman dansının semaha, dini ve sosyal bir karakter olan Kamın, Dedeye dönüşmesi ve daha birçok örnek bu sürecin belirgin izlerini taşımaktadır. Yaşanılan yoğun etkileşmeler, Anadolu Aleviliğinin belirgin dini ve kültürel kökleri arasında yer almaktadır.

Göçerlerin, merkezden ve kurumsal ya­pıdan daha da ayrıştığı bir dönemde Balım Sultan ile birlikte yeni bir dinamizm kazanan Bektaşi tekkesi, merkez ile göçerler arasın­da bir araform tarzı olarak daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu açıdan Alevili­ğin, siyasal ve kültürel kökleri bulunan halk İslamı yönü öne çıkmış bir sufi yapılanması olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle şehir Bektaşiliğinin mistik örgütlenme ve tarikat yönü çok belirgindir. Bektaşilik, daha çok şehir yaşamıyla ilişkilenerek çevrede örgütlenmiş, göçer olguların izlerini taşıyan sufi bir ekol görünümündedir. Kızılbaşlık ise; göçerlerin sosyokültürel yaşam gerçeklikleri içerisinde mistik olgular ve anlatılar etrafın­da gelişmiş, eski dini kültlerin de izlerini ta­şıyan halk İslamı tarzında dini mistik ve sos­yal bir olgu olarak belirmektedir. Öncelikle Hacı Bektaş bir sufidir ve eserleri Kur’an ve hadislerden beslenen dinî ve ahlaki öğütler içermektedir. Bektaşilik ise tipik bir tarikat örgütlenmesi çerçevesinde şekillenmiştir. Zengin sözlü anlatıların yanı sıra, Erkanna­meler, Buyruklar, Cönknameler, Fütüvvet­nameler, Velâyetnameler, Menakıpnameler, Makalatlar, Tercümanlar, Cem risaleleri, Di­vanlar ve Gülbanklar gibi Alevilik kayakları­nın hepsinde İslam dini’nin temel değerleri önemli bir yer tutmaktadır. Beliren inanç algıları ve ritüellerde yaşanılan farklılaşma­ların sosyal, kültürel ve hatta siyasal etkiler etrafında şekillendiğini ve dinamik birer zen­ginlik unsuru olduklarını söylemek mümkün olacaktır. Bu zenginlik içerisinde Alevilik ve Bektaşilik, kültürel ve mistik içerikleriyle bir­likte İslamiyet dairesinde gelişerek şekillen­miş tarihsel geleneği olan dinsel bir gerçeklik olarak belirmektedir. Bir başka ifadeyle Ale­vilik, Allah’a, Peygamber’e, ahirete ve melek­lere iman gibi temel inanç konularında İslam öğretisi çerçevesinde yer almakta ve İslam’ın diğer inanç öğretileriyle yakın benzerlikler içermektedir. Bu durum, Alevilik öğretile­rinin yer aldığı önemli kaynak eserler ince­lendiğinde görülebileceği gibi, bilimsel yön­temlerle yapılmış birçok alan araştırmasının verileriyle de doğrulanmaktadır.

Aleviliğin törensel sistemi (âdâb ve erkânı) tamamen bir tarikat yapılanması bi­çiminde şekillenmiştir. Dinî mistik önder (pîr, mürşit, dede veya yetkilendirilmiş/icazet verilmiş temsilci), tâlip, dinî topluluğa giriş seremonisi, mürşit önderliğinde gerçekleş­tirilen dinî mistik tören gibi unsurlar, tama­men birer tarikat olgularıdır. Musahiplik ve düşkünlük şekillerinde ortaya çıkan motifler ise, sosyal barış ve huzur ortamını sağlayıcı dinî sembollere bürünmüş birer davranış modelleridir ve topluluğun güvenliği ve ge­leceği açısından son derece önemlidirler. Di­nin, sosyokültürel normların oluşmasındaki kurucu rolü veya topluluk örgütlenmeleri ile siyasal tutumların şekillenmesinde dinî telkin, motif ve sembollerin de belirleyici ol­ması göz önünde bulundurulduğunda Alevi­


 

4 Hüsnü Ezber Bodur – Şahin Gürsoy - Recep Kılıç – Fazlı Arabacı BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

liğin tarikat yönü kendisini göstermektedir. Bu durum özellikle Bektaşilik açısından çok daha belirgindir.

Mitolojik anlatılar bir tarafa, öğreti ve ahlak sistemi ile mistik söyleyişler yönünden de Alevilik, tipik tarikat özelliği göstermek­tedir. Alevi semahlarının benzerleri Mevlevi semaları veya Rufai zikirleridir. Birçok Alevi söyleyişi içerisinde yer bulan siyasal ifade, sembol ve olgular ise, Aleviliğin tarihsel siya­sal deneyimlerinin etkisiyle deyişlere yerleş­miş anlatı, ağıt ve yakarışlardır ki buralarda da yine dinî ve mistik içerikler söz konusu olabilmektedir. Bu nedenle, Aleviliğin dinsel kimliği üzerine son dönemlerde yapılan tar­tışmaların ve geliştirilmeye çalışılan Alevilik tanımlamalarının birçoğunun tarihsel, sosyal ve dinsel geleneklerden ve olgusal gerçek­liklerden uzak oluştuğunu söylemek yerinde olacaktır.

18. yüz yıla kadar Alevilik kavramı Şiiliği ve genel bir Hz. Ali taraftarlığını ifade eder­ken; Yeni Çeri Ocağının kapatılması sürecin­de yaşanılan siyasal olaylardan sonra Bekta­şi ve Kızılbaş kitleler için ortak şemsiye bir kavram olarak kullanılır olmuştur. Aslında geniş ve kapsayıcı bir terim ve kavram ola­rak Alevilik, dedelerin ritüelleri yönetmeleri, mistik yolun kurallarını öğretmeleri, çeşitli problemleri çözmede aracılık rolü üstlenme­leri gibi dini sosyal ve hukuki otoriteleri bağ­lamında küçük gruplar halinde yaşamış çe­şitli Alevi oluşumları kapsayan ortak yeni bir isimlemedir. Cumhuriyet döneminde daha da belirginleşerek devam eden Alevi kavramı­nın kuşatıcılığına karşın, Bektaşi ve Kızılbaş topluluklar arasında alt içerik ayırımları da bilinir olmaya devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Türk toplum dokusunun değiştiril­mesi ve milli kimlik etrafında sosyal bütün­leşmenin güçlendirilmesi yönünde girişilen reformlar bağlamında 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ve her türlü tari­kat faaliyetlerinin yasaklanması, Alevilikte önemli olan dedelik kurumunu da zayıflat­mıştır. Belki de bundan daha önemlisi, Türk toplumunun modernleşmesine paralel ola­rak şehirleşme süreci kapsamında bilhassa 1950’li yıllarda şehir merkezlerine doğru yaşanan göç olgusu dedelerle, ekonomik mo­tiflerle şehirlere göç eden Alevilerin, yani ta­liplerin arasındaki bağı kopararak geleneksel Aleviliğin sosyal dokusunu iyice bozmuştur. Bu çerçevede 1960’li yıllarda, bilhassa genç­ler arasında hızlı sosyal değişim sürecinin et­kisiyle ortaya çıkan gençlik alt kültürü, aile ve iş sorumluluğu olmayan gençlerin daha çok özgürlük talebiyle ortaya çıkmalarında açıkça görülmeye başlamıştır. Böylece bilhassa Alevi gençler, 1960’lı yıllarda büyüyen ve egemen sosyal norm ve değerlere alternatif olarak görülen radikal siyasi hareketlerin içerisinde yer almaya başlamışlardır. Alevi kültüründe izleri bulunan toplumsal rahatsızlara karşı eşitlikçi ahlak vurgusuyla bozuk düzeni dü­zeltme arzusuna dayalı sosyal değerler Ale­vi gençlerin sol ideolojilere meyletmelerini kolaylaştırmıştır. Bu süreçte, yani hızlı sosyal değişmenin neden olduğu anomik durumda geleneğin yeniden keşfi anlamında Aleviliğin dini ideolojik bağlamda yeniden canlandı­rıldığını ve bunun aktörleri olarak da fonk­siyonları iyice daralan dedelerin yerine yeni şehirli seküler Alevi elit zümrenin çıktığına şahit olunmuştur. Bununla ilişkili olarak, şe­hirlere yerleşen Alevi kesimler modern hu­kuki düzenlemeler çerçevesinde insan hak­ları ve temel özgürlüklere vurgu yapan yeni söylemleriyle sesini daha çok duyurmaya ve etkili olmaya başlamışlardır.

Kentlere göç ve sosyal değişme ile birlik­te kendisini gösteren yeni durum, yani kapalı ve grup bilinci yüksek topluluk halinden, sos­yal ve siyasal yaşamın daha dinamik olarak belirdiği kentsel olgularla tanışma durumu, Alevilerin geleneksel örgütlü yaşam dinamik­lerinin etkinliğini kaybetmesine yol açarak, sosyal ve dini geleneklerden ve tarihsel ger­çekliklerden başka Alevilik denemelerinin ortaya çıkmasını da beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet Türkiye’sinde siyasal dönüşüm­den başka olarak ortaya çıkan sosyokültürel


 

5 Türkiye Aleviliği Raporu BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

ve ekonomik değişmeler, Aleviliğin dinsel algı biçimi ve örgütsel yapı dinamikleri üzerinde de birçok etkiyi beraberinde getirmiştir. Bu dönemlerde Aleviliğin, farklı yüklemelerle ve köklü içerik ve nitelik değişmesi zorlamala­rıyla da yüzleşmek durumunda kaldığı açık­tır. Cumhuriyet, bu yönüyle de Alevilik için ayrı bir sosyal, kültürel, dinsel ve ekonomik tecrübe olarak belirmektedir.

Günümüzde Alevilik, geleneksel öğreti ve kurumları bağlamında olduğu kadar, yeni felsefi algı ve tanımlamalar çerçevesinde de tartışılmaktadır. Bu durumun ortaya çıkma­sında Avrupa’dan Türkiye’ye doğru yönelmiş Alevi örgütlenmesinin önemli bir payı oldu­ğunu belirtmek yerinde olacaktır. Bu bağlam­da, felsefi bir içerikle ortaya çıkan Alevilik tanımlamalarında geleneksel birikimlerin ve dedelerin etkili olduğunu söylemek ol­dukça zordur. Son dönemlerde birçok sosyal ve siyasal ilişki ile değişik felsefi akımlardan beslenmiş olan örgütlerin, Alevilik üzerinde belirleyici olmaya çalıştıkları görülmektedir.

Sosyoekonomik ve siyasal birikimlere paralel olarak kentlerdeki Alevi örgütlen­melerinin medya başta olmak üzere iletişim araçlarını etkin kullanmaları, iletişim et­kinlikleri kadar sosyal ve siyasal baskı nite­liklerini de artırmaktadır. Son dönemlerde Diyanet, cemevi ve din eğitimi gibi konular önceliğinde beliren kamusal ve kurumsal is­temlerde de bu baskı mekanizmaları etkiliği­ni hissettirmektedir.

Modern Alevilik ya da Aleviliğin yeniden ihyası olarak isimlendirebildiğimiz bu yeni evrede şehirleşme ve sekülerleşme süreçle­rinin oldukça önemli rol oynadığını söyleye­biliriz. Başta Almanya olmak üzere diğer Ba­tılı sanayileşmiş ülkelere iş göçü bağlamında yerleşen Alevi vatandaşların, dinin anlam ve aidiyet duygusu sağlama yönündeki fonksi­yonları çerçevesinde Alevi inanç, değer, kül­tür ve yaşam biçimine yaptıkları vurguyu içe­ren çeşitli faaliyetler içerisine girmişlerdir. Aleviliğin kendi bünyesindeki gelişmelere ilaveten dışsal faktörler olarak yeni bir form ve biçim kazanmasına ve değişik bir görünü­münde ortaya çıkmasında yardımcı olmak­tadır. Hem Türkiye’de iç dinamikleri hem de başta Almanya olmak üzere diğer Batı Avrupa ülkelerindeki dışsal faktörler, Aleviliğin yeni bir form ve biçimde yeniden yapılanmasına yol açmış ve bu süreçte sürekli dine yapılan vurgu nedeniyle Alevilik dini olarak yeniden ihya edilmiştir.

Bilhassa 1990’lı yıllarda hem Türkiye’de hem de Batı Avrupa’da şehirleşme ve sekü­lerleşme dinamikleri bağlamında BektaşiA­levi geleneği etrafında birçok dernek ve or­ganizasyonun kuruluşuna şahit olunmuştur. Yeni seküler Alevi elitin öncülüğünde oluş­turulan sosyal sektör organizasyonlarının gerek yayınları ve çeşitli kültürel etkinlikleri, gerekse bu dedelerin ve seküler elitin dini düşüncelerini içeren kitaplar, söyleşiler, pa­neller ve konferanslar Aleviliğin çeşitli yüz­leriyle ilgili geniş bir literatürün doğmasına neden olmuştur. Ayrıca Alevilikle ilgili olarak ampirik ‘örnek olay’ ve ‘saha’ araştırmaları, daha küçük ölçekli Alevi gruplar hakkında da yeni tipolojilerin geliştirilmesine katkıda bu­lunmaktadır.

AleviBektaşi yazınında en çok tartışılan konular arasında Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığında dedelerin temsili, cem evle­rinin ibadet yeri olup olmaması problemi, D.İ.B.’nin lağvedilmesi, zorunlu din dersi­nin kaldırılması, dedelik kurumu etrafında gelişen tartışmalar çerçevesinde Aleviliğin İslam’ın dışında yeni bir dini oluşum olup olmadığı, ya da Aleviliğin İslami gelenek içe­risinde mi değerlendirilmesi gerektiği, Alevi­liğin ne olduğu ve Alevilik adına kimlerin ve hangi oluşum ve organizasyonların sözcülük edeceği hususları öne çıkmaktadır. Aslında bu tartışmaların seyri üzerinde Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde, bilhassa Almanya’da yaşa­yan Alevilerin ve kuruluşlarının söylemleri­nin etkili olduğu daha önce de ifade edilmiş­tir.

Almanya’nın kendi yapısından kaynak­lanan dinsekülerleşme ilişkisi bağlamındaki


 

6 Hüsnü Ezber Bodur – Şahin Gürsoy - Recep Kılıç – Fazlı Arabacı BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

dini gelişmeler ve dini organizasyon tipleri Aleviliğin gelişmesi üzerinde etkili olmuştur. Şüphesiz Almanya’da, Aleviliğin İslam’ın bir yorumu ya da popüler formundan biri olma­sından ziyade İslam dışında kendi başına bir inanç ve yaşam tarzı, yani ayrı bir din olduğu yönündeki tartışmalar dikkat çekmektedir. Sosyoloji yazınında çokça yer alan dini orga­nizasyon tipleri ile ilgili açıklamalar ışığında bu tartışmaları değerlendirebiliriz:

Batılı sosyal bilimcilerin kendi toplumla­rı ile ilgili gözlemlerine dayanarak geliştirdik­leri bu dini grup tipolojilerinin büyük ölçüde Hıristiyan kültürüyle kayıtlı olduğu, hatta belli tarihseltoplumsal şartlar çerçevesinde oluşturulduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu bakımdan dünyanın çeşitli toplumların­da tecrübe edilen dini inanç ve pratiklerin, dinin sosyal bir fenomen oluşu gerçekliğine dayanarak sonsuz sayıda dinsel grup içeri­sinde yaşandığı ve bu nedenle de sayısız dini grup formasyonuna yol açtığı ve açabileceği söylenebilir. Ancak çok sayıda bu dini grup fenomeninden yola çıkarak soyut ideal tiple­rin üretilebilmesi ve bunların da çeşitli dini oluşumlarla ilgili açıklamalarda birer tahlil aracı olabilecekleri de ihtimal dâhilindedir. Buna göre, sosyolog kimliğinden ziyade teo­log kimliği öne çıkan Amerikalı teologsosyo­log Neibuhr’un çeşitli dini organizasyon tip­lerinin oluşmasında dini faktörlerin yanı sıra sosyal faktörlerin etkili olduğunu belirtmesi ve bu çerçevede sekt, denomination ve kili­se tiplendirmesinin din sosyolojisi alanında araştırma yapan birçok sosyolog tarafından önemli bir analiz aracı olarak kullanıldığını belirtmek gerekir.

Din sosyologları, ana dini gelenekten kendine özgü inanış ve pratikleriyle ayrılıp yeni bir din hüviyeti kazandığı söylenen kili­se tipi oluşumların sekt (sect) denen ve bu­nun tipik karakteristiklerinin çoğuna uyan İslami gelenekteki fırka tipinden, yani daha çok karizmatik bir liderin etrafında oluşup içinde yer aldığı büyük toplumla çatışma iliş­kisi içinde olan küçük gruplardan evirildiğini ileri sürerler. Ayrıca bu iki tip arasında bir ara form olarak “denomination” ya da “mezhep” olarak dilimize çevirebileceğimiz bir dini oluşumun varlığından da söz edilmektedir. Şüphesiz birbirleriyle çok belirgin çizgilerle ayrılmayan ancak bu tipleri oluşturan temel karakteristiklerin bir bölümünü veya çoğu­nu bünyesinde barındıran dini oluşumlar ya da hareketler çerçevesinde mistik formlar ve son yıllarda bilhassa sanayileşmiş ülkelerde görülen ve küçük kült tipi inançlardan geli­şen yeni dini hareketler biçimindeki yeni bir dini form da dikkatlerden kaçmamaktadır.

Bu kısa teorik bilgiler ışığında küçük bir sekt veya cemaat tipi oluşundan kilise orga­nizasyonuna geçişin en tipik karakteristiği olarak ana dini bünyeden ayrı kendine özgü inanç ve pratikleri, oluşturulup ve geliştiril­mesi ve bunların belli bir müfredat çerçeve­sinde eğitimöğretim yoluyla yeni kuşaklara aktarılması teşkil eder. Öte yandan, sekter­yan küçük dini grup tipolojisinde duygu yo­ğunluğu yüksek ve biraz da kendiliğinden olan dini pratik ve aktivitelerin yerine daha formel ve düzenli dini pratiklerin yapılabil­mesine imkan sağlayacak mekanların, yani ibadet yerlerinin oluşturulması da kilise tipi bir yapılanmanın önemli bir karakteristiği olarak görülmektedir.

Bazı dini meselelerin ulusal sınırları aşa­rak uluslar arası bir boyut kazanması bağla­mında Alevi inanç ve pratiklerinin standar­dize edilmesi yönündeki taleplerin Alman makamlarınca uygun görülmesi ve bu çerçe­vede yasal düzenlemelerin yapılması Alevili­ğe kilise tipi yeni bir statü kazandırma çaba­lan olarak görülebilir. Mesela, 1990’lı yılların sonlarından itibaren AleviSünni İslami eği­tim müfredatı hazırlama çerçevesinde Alevi Birlikleri Federasyonunun Sünni çevrelerle işbirliği halinde bir din eğitimi müfredatı geliştirme yönündeki ortak çabaların başa­rısızlıkla sonuçlandığını belirtmek gerekir. Yine, Almanya’daki faaliyetçi aktivist Alevile­rin çabalarıyla “dede konseyi”nin kurulması, “kilise”de önemli dini otorite kaynağı olan


 

7 Türkiye Aleviliği Raporu BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

konsülleri hatırlatmaktadır. O halde bunların faaliyetlerinde Sünni İslam’dan farklılaşan, hatta bizatihi İslam’dan ayrı yeni bir din olma eğilimi çerçevesinde sözlü geleneği yazılı ve standart hale getirme girişimiyle ezoterik bir doktrinden bir dini oluşuma doğru gelişim çizgisinin takip edildiği anlaşılmaktadır.

Aslında din eğitimi müfredatı hazırla­ma yönündeki bu girişimler daha yakından analiz edildiğinde; gerek çeşitli Alevi grup­lar arasındaki görüş ayrılıkları, gerekse de Diyanet’le ilişkilerindeki çatışmacı yön açıkça görülür. Sosyolojik çatışma perspektifi sos­yokültürel, ekonomik ve siyasal kıt kaynak­lar üzerinden yürütülen çatışmanın yüzeyde dini ideolojik söylemle ifadelendirileceği ileri sürülmektedir. Bu bakış açısından Almanya Alevi Birlikleri Federasyonunun Alevilikle Sünnilik arasında keskin çizgiler ortaya koy­maya çalışması ve Müslümanlığın özünde olan kadınerkek eşitliği ve poligamiye karşı oluşu gibi temel doktrinlerine kontrast ola­cak şekilde Aleviliğin temel inançları olarak bunların vurgulanması Aleviliği İslam’ın dı­şında ayrı bir inanç sistemi olarak gösterme amacı güttüğü anlaşılmaktadır.

Aleviliğin Türkiye’de Diyanette temsili çerçevesinde gelişen tartışmaların yoğun­laşmasında küreselleşme sürecinin etkile­ri görülmektedir. Küreselleşme bir yandan Batılı değerlerin ve kültürel kalıpların ev­renselleşmesine yol açarken, diğer taraftan yerel değerlerin ve geleneklerin yeniden canlanmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda küreselleşme ekonomik alanda liberalleş­meye yol açıp, Batılı modernitenin değerle­riyle uyumlu prensipleri benimserken, diğer yandan değişik kültürel unsurların canlan­masına ve değişik biçimler alan tanınma ve kimlik politikalarının doğmasına yol açmak­tadır. Hak ve özgürlük iddiaları çerçevesinde Alevi kültürünün canlanması çerçevesinde bu liberal ortamın şartlarından yararlanarak yeni taleplerle bu tür grupların ortaya çık­tıklarından daha önce de söz edilmiştir. Bu bakımdan ayrı bir din dersi müfredatının ve bir ders kitabının hazırlanmasına ilaveten, bu programlar cemevini Alevilerin ibadet yeri olarak ortaya koyma girişimleri, yani ca­minin alternatifi bir başka ‘mabet’ olarak ce­mevi formunda ibadet mekanları oluşturma girişimlerini, sosyal bütünleşmenin önemli dinamiklerinden birisi olan dini yapının iç di­namikleri üzerinden birer ayrıştırma unsuru olarak dinsel ve sosyal bütünleşme bağlamın­da ulusal birliğimizi tehdit edecek potansiyel kaynaklardan biri şeklinde görülebilir. Bir din olmaktan çok, Türk kültürünün önemli girdileri arasında gösterebileceğimiz Alevilik felsefesi ve düşüncesinden hareketle zorlama din bağlamındaki faaliyetlerin, karşıt olarak dini gruplaşma yönündeki teşebbüslerin bes­leyicisi olması da sosyal bütünleşme açısın­dan bir başka açmaz olarak görünmektedir ki Cumhuriyet öngörülerinin ve kazanımlarının bu açılardan da değerli olduğu aşikardır.

Aynı şekilde tekke, zaviye ve başka bir­çok mekan gibi, dini ve mistik törenlerin ve ibadetlerin yapıldığı ve bazı sosyal işlerin çözüme kavuşturulduğu bir yer olma hüvi­yetine sahip cemevinin, İslam’a özgü dini bir sembol konumundaki camiye alternatif ayrı bir mabet olarak sunulmasındaki ısrarın, Aleviliği, siyasi ve felsefi etkileşimli İslam dışı ayrı bir din şeklinde inşa etme isteğiyle ilişki­li olduğunu belirtmek gerekir. Ayrıca, cemev­lerinin kamusal alana taşınması ile ortaya çıkacak olan dinsel, siyasal ve ekonomik ayrı­calıkların, Alevilikle benzer tarihsel ve mistik geleneğe sahip başka dini mistik oluşumlar açısından da birer hak ve özgürlük alanı ola­rak belireceği ortadadır.

Laikliği temeline yerleştiren Türkiye Cumhuriyeti’nde Diyanet İşleri Başkanlığı tüm din hizmetlerini yürütmek üzere yasay­la kurulmuş bir kamu kurumudur. Bugünkü modern seküler dünyada din ve devlet iliş­kilerine baktığımızda bunların üç kategori­de toplandığını söyleyebiliriz. Birincisi, sa­nayileşmiş Batılı ülkelerin bir çoğunda din devletin kontrolünde ve himavesi altındadır. Örneğin, İngiltere’de devletin resmi kilisesi


 

8 Hüsnü Ezber Bodur – Şahin Gürsoy - Recep Kılıç – Fazlı Arabacı BİDDER Sosyal Bilimler Dergisi • Cilt: 1 Sayı: 1

olan AngloSankson kilisesi ile İngiliz Devleti arasındaki ilişkiler gösterilebilir. İkinci ola­rak, dine karşı olmamakla beraber tüm din­lere karşı eşit mesafede olan ve çeşitli din­lerin bir arada bulunduğu Amerika birleşik Devletleri’ndeki takip edilen din politikası bu kategoride gösterilebilir. Üçüncü kategoride, dine karşı olan ve ateizmi bir devlet politika­sı olarak gösteren eski Sovyetler Birliği örne­ğindeki Komünist Blok ülkelerindeki uygu­lama örneği verilebilir. Bu bakımdan toplum sağlığını tehdit edebilecek olan ve toplumda ayrışmaya yol açma potansiyeli taşıyan her türlü mezhebi ve dini grupsal farklılaşmalar ilkin özgürlük talebi olarak hoş karşılansa da, bunun uzun ömürlü toplumsal yaşamda dramatik çatışmalara yol açabileceği gözden uzak tutulmamalıdır

Kurumsal ve fonksiyonel sorunları bir yana mezhep, cemaat, tarikat ve din algıları üstü bir Cumhuriyet kurumu olarak teşki­latlandırılmış olan Diyanet İşleri Başkanlı­ğı bünyesinde tarikat ve cemaatlerin temsil edilmesi, toplumsal odaklı dini misyonundan başka dinî ve hukuki içerikli birçok sorun­ları da beraberinde getirecektir. Bu nedenle cemevi konusu çok yönlüdür ve Diyanet’in kurumsal kimliği ve örgüt yapısının değer­lendirilmesinde, İslam’ın kendine özgü dini karakterinin ve bu dini karakter içerisinde Alevilik de dahil olmak üzere, belirmiş olan dini mistik zenginliklerin ana bünye karşı­sındaki yeri ve konumu ile birlikte, Diyanetin UlusDevlet bütünlüğü ve sosyal bütünleşme açısından yerine getirdiği işlev, Türkiye’nin toplumsal gerçekliği ve anayasal yapısı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Cum­huriyet değerleri ve kazanımları gibi birçok dinamiğin de göz önünde bulundurulması önemli olacaktır.

Burada, bir yapı çözümlemesi olarak Ale­viliğin özünde var olduğu ısrarla vurgulanan hoşgörü ve demokratik tavrı, son dönemler­de Alevilikle ilgili konuların tartışılması sıra­sında ve birçok Alevi örgüt yapılanması içeri­sinde bulmanın kolay olmadığını, olgusal bir tesbit olarak belirtmek gerekir. Ayrıca, bütün örgütler için söz konusu olmamakla birlikte, birçok Alevi örgütlenmesinin, ötekileştirici tutumları yaygın olarak kullandığı da göz­lemlenmektedir. Alevilik, Türk kültürünün ve toplumsal dinamiklerinin önemli unsurların­dan biridir. Kökleri yüzyıllara uzanan ‘72 mil­leti hoş görmek’ şeklinde ifade bulan zengin hoşgörü ve derin sosyal bütünleşme bağları, Alevilik öğretisi içerisinde toplumsal bir de­ğer halini almıştır. Ancak, Aleviliğin tarihsel tecrübesinde ve günümüzdeki Alevilikle ilgili bazı söylemlerde görülen ötekileştirme vur­gusunda ise siyasal etkilerin daha öne çıktığı düşünülmektedir.

Sosyokültürel ve dinsel gerçekliği çerçe­vesinde Aleviliğin bir alt kültür unsuru olarak kültürel dinamizmin bir parçası olması yönü­ne işaret ederken; farklılaşmayı ifade eder anlamda bir etnikliğin veya azınlıklaştırıcı bir değerlendirmenin ise Alevilik açısından mümkün olmadığını vurgulamak yerinde olacaktır. Aksine, Aleviliğin sosyal bütünleş­me açısından önemli bir dinamiklik ve zen­ginlik olarak belirdiğini ifade etmek gerekir.

Aleviliğin dinsel kimliği ve Alevilikle ilgili üretilecek sosyal ve siyasal politikalarda gün­cel siyasal ve sosyal etkilerin yanı sıra, Alevi­liğin dini ve mistik karakterinin tarihi kökleri ile sosyokültürel gerçekliğinin gözetilmesi, karar verici siyasal iradenin ortaya koyacağı tutum belirlemesi açısından önemli olacaktır. O halde, sosyal bütünleşme ve aydınlanma açısından Cumhuriyet kazanımlarının öne­mi, Diyanetin laik üst kimliği, DKAB Dersinin toplumsal değerler sistemine de uygunluk gözetilerek daha da nesnel ve mezhepler ve gruplar üstü sunulmasının imkanlılığı gibi konular Alevilikle ilgili kamusal taleplerin değerlendirilmesinde önemli olacaktır. Yine bu açıdan da, sosyal değere sahip dini içerik­li siyasal politikaların çok yönlü ve olguların doğa gerçekliklerine uygun olarak geliştiril­mesinin sosyal bünye istikrarı açısından kat­kı sağlayacağı açıktırn

 

 

 
     
 

                                                                                                                                                              Copyright 2010 Bidder.org  All Rights Reserved